TÜRKİYE 12 EYLÜL'E KENDİLİĞİNDEN GELMEDİ, GETİRİLDİ...
11-08-2026, 16:04

12 Eylül öncesini, sosyal kargaşanın yaşandığı bir siyasi kaos olarak ele almak gerekir... Sosyal kargaşa çok bilinen adıyla anarşinin oluşmaya başlama tarihini çok gerilere götürmek gerekir. Türkiye 12 Eylüle kendiliğinden gelmedi, getirildi. Şartların oluşmasına adeta seyirci kalındı...
Ülkemizde 12 Eylül 1980 öncesi anarşik ortamın oluşmasında en büyük sebep, emperyalist devletlerin emelleridir. Burada özellikle Sovyetlerin emperyalist ve yayılmacı emelleri öncelik alır... 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler, Doğu Avrupa ülkelerine fiilen girdiği gibi, pek çok 3. Dünya Ülkeleri diye adlandırılan, sömürge yönetiminden henüz kurtulmuş ülkelerde de, Marksist ideolojiyi kullanarak, kendisine bağlı hükümetler kurdurdu.
Noe-koloniyalizm denilen bu metot, emperyalist bir ülke için masrafsız ve problemsizdi. Marksist ideoloji ile o ülke aydını ve gençler elde ediliyor, kendisine bağlı rejimin gerçekleşmesi için çalıştırılıyor ve çatıştırılıyor, güçleri yeterse de rejim değişikliği sağlanıyordu. Devlet tecrübesi olmayan ülkelerde Sovyetler kolay başarı elde etti... Çok kan akıtıldı.
1950 ile 1960 yılları arası, Türkiye için adeta bir hazırlık, bir yoklama safhası idi. Soğuk savaşın bir anlamda manevrası yapılıyordu ülkemizde. Buna Sovyetlerin fikri hazırlık safhası da diyebilirsiniz. Hemen ifade etmeliyim ki, Sovyetler, Marksist ideolojiyi yem olarak, olta olarak kullanma çalışmasını, en yoğun biçimde Türkiye üzerinde gerçekleştirdi.
Ortam uygundu. Ülke fakir, kapital formasyonu yani sermaye birikimi yoktu. Böyle bir ülkede liberal kapitalizm tam olmasa da uygulanıyordu. Sosyal konularda "Sosyal Devlet" yok denecek kadar ilgisizdi. “Şu fakir, şu niye zengin?” sorusunun cevabında Marksizm’in primi vardı...
1961 Anayasası'nın getirdiği ilimsiz ama "Özerk Üniversite" ile muhtevasız fakat "Özerk TRT" gibi düzenlemeler, Sovyetlerin işini kolaylaştırıyordu. Sovyetler, Türkiye’de kendisine "Beyni" ile, son zamanlarda açıklanan KGB gizli evraklarına göre, “midesi” ile de bağlı pek çok aydın buldu.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin üniversitelerinde yuvalanan bu aydınlar sözde "Halk adına" öğrencileri kendi vatanı, kendi bayrağı, kendi tarihi, kendi dini aleyhine motive etti. Onları şuurlandırdı. İşte, 1960’1ı yılların sonlarına doğru, Fransa'da başlayan masum öğrenci hareketlerinin Türkiye deki uzantısı bu şekilde oluyor ve hiç de masum amaçlar taşımıyordu.
Üniversite duvarları, Marksist liderlerin portreleri için tuval idi. Orak-Çekiçli kızıl bayraklar sokakları dolduruyordu. Türkiye; şuursuz, köksüz, kimliksiz sözde aydınların öncülüğünde, Sovyetlerin Türkiye için hedeflediği ortama getiriliyordu. Devrimciler cezbeli insanlar, ilerici aydın ve demokrattı. Onların dışındakiler Faşist, gerici ve bağnazdılar.
Boykotlar, işgaller gündemdeydi: "Devrim Kanla Yazılır", "Devrim Namlunun Ucundan geçer", "Halk ayaklanması" gibi sloganlar sokaklara taşıyordu. Devlet tam anlamıyla bir zaaf içindeydi.
12 Mart 1971 Muhtırasından sonra yapılan düzenlemeler çare olmamıştı, ihanet bir türlü durdurulamıyordu. Bir fikir ancak ondan daha üstün bir fikir ile önlenebilirdi. İşte, Türk Milleti'nin Dünya üzerinde varoluşundan beri kimi zaman kültürel, kimi zaman siyasi hüviyeti ile devamlı dipdiri ayakta kalan Türk Milliyetçiliği fikri, "Ülkücü Hareket" adı ile ihanet düşüncesinin karşısına vatansever bir düşünce olarak çıkıyordu.
Ülkücü hareketin Sosyo-ekonomik ve kültürel tezleri vardı. Ülkücü aydınlar, ülkücü gençler Marksistleri her zeminde tartışmaya çağırdı. Fakat onlar fikri tartışma yerine kavgayı yeğ tuttular. Başka türlü de davranmaları esasen mümkün değildi. İnandıkları ideoloji "Kan" ile uygulanabilirdi. Kavga ile isyan ile uygulanabilirdi. Özellikle 1974-1975 yıllardan sora Marksistlerin siyasi cinayetleri ile anarşi ve terör olayları yeniden artmaya başlamıştı. Devrim "Kan" ile yazılmalıydı.
(Kaynak: Mehmet Doğan 🇹🇷 Alparslan Türkeş MHP Ve Gölgedeki Adam 🇹🇷 Ocak Yay., 2000- Ank.)
Recep Küçükizsiz

