Türk solu ve Kürt sorunu..
Bu gün, 10:54

Türkiye’de Kürt meselesi yalnızca sağ siyasetin değil, kendisini milliyetçiliğin karşısında konumlandıran sol siyasetin de sınandığı en önemli başlıklardan biri olmaya devam ediyor. Çünkü meseleye gerçekten demokratik ve eşitlikçi bir yerden yaklaşmak, yalnızca Kürtlerin uğradığı haksızlıkları kabul etmeyi değil, bu haksızlıkları üreten siyasal düzenin kendisini de sorgulamayı gerektiriyor. Tam da bu noktada Türk solunun önemli bir bölümü yıllardır aşamadığı bir sınırla karşılaşıyor: Kürtlerin inkârına itiraz ediyor, fakat Kürt meselesini doğuran devlet ve ulus anlayışını aynı açıklıkla sorgulamıyor. Kürtlerin haklarını savunuyor, fakat bu hakların hangi siyasal biçimde kullanılabileceği söz konusu olduğunda Cumhuriyet’i yaratan değerleri tartışılmaz bir veri olarak kabul ediyor. Böylece milliyetçiliğe karşı çıkarken, farkında olarak ya da olmayarak, milliyetçi devlet aklının bazı temel kabullerini muhafaza ediyor.
Açık ki bu açmazın kökü yalnızca bugünkü siyasi tartışmalarda aranmamalıdır. Türkiye’de solun önemli bir bölümü, Kürt meselesini uzun yıllar sınıf meselesinin içinde değerlendirdi ve böylece Kürtlerin yaşadığı eşitsizliği kabul ederken, bu eşitsizliğin ortaya çıktığı tarihsel ve siyasal zemini yeterince sorgulamadı. Çünkü Kürt meselesini kendi özgüllüğü içinde ele almak, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren uygulanan uluslaşma politikasını ve “tek millet” anlayışını tartışmayı gerektiriyordu. Bu ise Türk solunun Cumhuriyet’le kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesini zorunlu kılıyordu. Oysa solun önemli bir bölümü, Cumhuriyet’in laiklik, modernleşme ve bağımsızlık gibi kazanımlarını savunurken, aynı Cumhuriyet’in Kürtlerle kurduğu ilişkiye aynı eleştirel mesafeden bakmadı. Böylece Kürt meselesini sınıf meselesinin içinde eritmek, yalnızca teorik bir tercih olmaktan çıktı; Cumhuriyet’in kuruluş anlayışıyla hesaplaşmayı ertelemenin de bir yolu haline geldi. Kürt meselesi daha büyük bir sorunun parçası olarak görüldükçe, onun kendine özgü ulusal ve siyasal niteliği geri plana itildi. Oysa bir sorunun sınıfsal boyutunu kabul etmek, onun ulusal boyutunu ortadan kaldırmaz. Kürt meselesinin sınıfsal yönünü görmek, Kürtlerin neden kendi kimlikleriyle siyasal bir özne olarak tanınmadığı sorusunu ortadan kaldırmadığı gibi, bu soruyu sınıf meselesinin içinde eritmek de çözüm üretmez. Türk solunun yıllardır aşamadığı sınır, tam olarak bu iki gerçeği birlikte düşünememesinde ortaya çıkıyor.
Bu zihinsel sınır, Türk solunun farklı damarlarında ve farklı siyasal aktörlerinde, birbirinden oldukça farklı biçimlerde olsa da, bugün tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Kürt meselesinin varlığı ve Kürtlerin uğradığı tarihsel haksızlıklar kabul ediliyor; ancak mesele Kürtlerin nasıl bir siyasal özne olarak tanınacağına geldiğinde, tartışmanın çerçevesi yeniden Cumhuriyet’in kuruluşuyla belirlenmiş ulusal bütünlük anlayışı tarafından çiziliyor. Böylece Kürtlerin talepleri bütünüyle reddedilmiyor, fakat meşruiyetleri devletin mevcut biçimine dokunmadıkları ölçüde kabul ediliyor. Sorun tam da burada ortaya çıkıyor: Türk solunun önemli bir bölümü, Kürt meselesinin tarihsel nedenlerini kabul etse de bu nedenlerin ortaya çıkardığı siyasal talepleri aynı ölçüde kabul etmiyor. Kürtlerin eşitliğini savunuyor, ancak bu eşitliğin mevcut statükoyu sorgulamaya başladığı noktada yan çiziyor. Böylece Kürt meselesinin çözümünü, yüz yıllık inkâr politikasının eleştirisiyle sınırlı bir noktada tutuyor; meselenin devletin yapısı ve siyasal düzeniyle olan ilişkisini tartışmaya açmıyor. Türk solunun temel açmazı da burada düğümleniyor: Kürtlerin eşitliğini savunuyor, fakat bu eşitliği sağlayacak siyasal düzenin kendisini sorgulamaya yanaşmıyor.
Kürt meselesi bu nedenle Türk solu için yalnızca savunulması gereken bir hak meselesi değildir; kendi siyasal tutarsızlıklarıyla yüzleşmesini zorunlu kılan bir meseledir. Yıllarca eşitlikten, halkların kardeşliğinden ve milliyetçiliğin aşılmasından söz eden bir solun, konu Kürtlerin kendi siyasal iradelerine geldiğinde devletin sınırlarına çekilmesi açık bir çelişkidir. Kürtlerin uğradığı haksızlıkları eleştirmek kolaydır; asıl mesele, bu haksızlıkları doğuran devlet anlayışını ve bu anlayışla kurulan tarihsel ilişkiyi sorgulayabilmektir. Türk solu bunu yapmadığı sürece Kürt meselesine yönelik eleştirisi yarım kalacaktır. Çünkü mesele, solun Kürtlerin uğradığı haksızlıklara karşı çıkıp çıkmaması değil, bu haksızlıkların ortaya çıkmasına neden olan siyasal anlayışla kendi arasına gerçekten bir mesafe koyup koyamamasıdır. Başkalarına milliyetçilik eleştirisi yönelten bir sol, aynı eleştiriyi kendi siyasal yaklaşımına da yöneltemiyorsa burada ciddi bir tutarsızlık vardır. Türk solunun Kürt meselesindeki asıl sınavı da budur: Kürtlerin eşitliğini savunmakla yetinmeyip, bu eşitliğin önünde duran kendi siyasal kabullerini de sorgulayabilmek.
Sonuçta Kürt meselesi, Türk solunun yalnızca Kürtlere bakışını değil, kendisini nasıl bir siyaset olarak gördüğünü de ortaya koyuyor. Yıllardır sınıf, eşitlik, halkların kardeşliği ve özgürlük üzerinden siyaset yapan bir yapının, Kürt meselesinde ortaya çıkan siyasal sonuçlar karşısında geri çekilmesi basit bir tutarsızlık değildir. Bu durum, Türk solunun kendi tarihini ve siyasal mirasını ne ölçüde sorgulayabildiğiyle ilgilidir. Kürt meselesi bu mirasın en zayıf , en kırılgan yerini açığa çıkarıyor. Çünkü burada sorun artık Kürtlerin haklarını savunup savunmamak değil; Türk solunun, kendi adına doğru kabul ettiği siyasal çerçevenin dışında da bir çözümü mümkün görebilip görememesidir. Bu soruya açık bir cevap verilmediği sürece Türk solunun Kürt sorunu karşısındaki tutumu, ne kadar güçlü bir eşitlik ve özgürlük söylemi taşısa da kendi içinde tamamlanmış bir siyaset haline gelemeyecektir.
Not: Kürt halkının hak ve özgürlük mücadelesini kendi mücadelesinin bir parçası sayan, onunla dayanışmayı yalnızca sözde bırakmayan sol yapı ve oluşumlar bu değerlendirmenin dışındadır. Bu ayrımın gözetilmesi, yazının asıl tartışmasını gölgeleyebilecek gereksiz polemiklerin önüne geçmek açısından önemlidir.
Kadir Çelik

