YAHUDİLERİ BU TOPRAKLARA, LEYLEKLER Mİ GETİRDİ?
Bu gün, 12:14

Günümüzde kendisini "Osmanlıcı" olarak tanımlayan bazı çevrelerin dilinden "Yahudi" kelimesi düşmez.
Onlara göre Osmanlı'yı yıkan da Yahudilerdir, Cumhuriyet'i kuran da Yahudilerdir, devletin başına gelen her felaketin arkasında da Yahudiler vardır.
Fakat aynı çevreler, Osmanlı tarihinin Yahudilerle ilgili bölümlerini, nedense görmezden gelirler.
Çünkü gerçekler, ideolojik kurguları ile bir hayli çelişir.
1492 yılında İspanya ve Portekiz'den kovulan Sefarad Yahudileri için Dünya’nın tüm kapıları kapanırken, yeni ve büyük bir kapı açılıyordu, Osmanlı Devleti'nin kapısıydı bu.
II. Bayezid yalnızca Yahudilerin Osmanlı topraklarına girişine izin vermemiş,üstelik Kemal Reis komutasındaki Osmanlı donanmasını görevlendirerek, binlerce Yahudinin güvenli biçimde Osmanlı topraklarına taşınmasını sağlamış, eyalet yöneticilerine Yahudilerin korunmasını emreden fermanlar göndermiştir.
Bugün güya Osmanlıcılık adına Yahudileri suçlayanlar, II. Bayezid'in ülkeyi Yahudilerle doldurmasına tek kelime etmezler.
Oysa Osmanlı-Yahudi yakınlaşmasının en önemli noktalarından biri tam da budur.
İspanya'nın, Portekiz’in kovduğu, Avrupa'nın dışladığı Yahudiler, imparatorluğun çeşitli bölgelerine yerleştirilmiş, ticarette, maliyede ve devlet hizmetlerinde önemli mevkilere yükselmiştir.
Üstelik Osmanlı bunu bilinçli bir devlet politikası olarak uygulamış, bile isteye yapmıştır.
Burada bir parantez açalım;
( 30’lu yıllarda Nazilerden kaçan Akademisyen, Doktor, Mühendis, Bilim İnsanı ve ailelerinden oluşan Yahudi Kökenli 800 civarı insanı kabul eden genç Türkiye Cumhuriyetine “ Allahın lanetlediği kavmi kabul ettiler, bu yolla Allah’a savaş açtılar.” diyen kitleye, Osmanlı Yahudi ilişkilerinin tarihi anlatıldığında, bu kitle genelde “Ölü taklidi” yapmaktadır.)
Yavuz Sultan Selim döneminde bu süreç daha da hızlanmıştır.
1516-1517 seferleriyle Suriye, Filistin ve Mısır Osmanlı hakimiyetine girdiğinde bölgedeki Yahudi toplulukları adeta yeniden doğmuş, Memlük döneminde kısıtlamalar ve baskı altında yaşayan Yahudi cemaatleri, Osmanlı idaresi altında daha geniş, özgür hareket alanı bulmuştur.
Yahudilikteki dört kutsal şehirden biri olan (Kudüs, Hebron, Taberiye ve Safed) Safed Osmanlı koruması altında kısa süre içerisinde dünyanın en önemli Yahudi dini ve Kültürel merkezlerinden biri haline gelmiştir.
Kabala çalışmalarının yükselişi, Yahudi matbaacılığının gelişmesi ve bölgenin Yahudi nüfusundaki artış bu döneme rastlamaktadır.
Yavuz Sultan Selim'in fetihleri yalnızca Osmanlı sınırlarını genişletmemiş, aynı zamanda Yahudi topluluklarının ekonomik ve dini faaliyetlerini de güçlendirmiştir.
Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise Osmanlı-Yahudi ilişkileri zirveye ulaşmıştır.
Kanuni'nin doktorlarından tutun, danışmanları ve uluslararası bağlantılarında çok sayıda Yahudi görev almıştır.
Kanuni tarafından Yahudi Joseph Nasi'ye verilen imtiyazlar dikkat çekicidir.
Nasi Avrupa saraylarıyla ilişki kuran, uluslararası finans ağlarına erişen ve Osmanlı dış politikasını etkileyen bir figürdü.
1561 yılında Yahudilerin kutsal şehri Taberiye ve çevresinin yönetim haklarının Nasi'ye verilmesi, Yahudi yerleşimini teşvik eden projelerin önünü açmıştır.
Şehrin surları yenilenmiş, ekonomik teşvikler sağlanmış ve Avrupa Yahudilerine yerleşim çağrıları yapılmıştır.
Bugün birçok tarihçi bu girişimi modern siyonizmin öncüllerinden biri olarak görmekte, İsrail’in temellerinin atılışı olarak değerlendirmektedir.
Kanuni döneminde Kudüs surlarının yeniden inşası, Yahudi kutsal alanlarının korunması ve Yahudi ibadethanelerinin yeniden faaliyete geçirilmesi de, Yahudi kaynaklarında büyük takdir toplamıştır.
Bazı hahamlar Kanuni için "Sion'un Hamisi" ve "İsrail'in Koruyucusu" gibi övgü dolu ifadeler kullanmıştır.
II. Selim döneminde saray içindeki Devşirme/Yahudi güç mücadelelerinde, Yahudi etkisi daha görünür hale gelmiştir.
Joseph Nasi'nin yükselişi yalnızca ekonomik değil, siyasi bir yükseliştir. Proto Siyonizm denilebilecek bir fikrîyat uyanır gibidir.
Bazı çağdaş gözlemciler onu "taçsız kral" olarak tanımlamıştır.
Kıbrıs'ın fethini desteklediği ve fetih sonrasında adanın yönetimini elde etmeyi, Kıbrıs Kralı olmayı umduğu bilinmektedir.
Daha sonra sahneye çıkan Salomon ben Natan Eskenazi de Osmanlı diplomasisinin önemli isimlerinden biri haline gelecektir.
Bu gelişmeler, dönemin Müslüman dünyasında dikkatle izlenmiştir.
Çünkü Osmanlı Devleti artık yalnızca bir Türk ve Müslüman devleti değil, çok uluslu ve çok dinli bir imparatorluktu.
Devlet yönetiminde devşirmeler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve çeşitli etnik unsurlar artık daha çok görünür hale geliyordu.
18.yüzyıla gelindiğinde Filistin'e yönelik Yahudi göçü daha da hızlandı ve yeni bir boyut kazandı.
1891 Kudüs Dilekçesi bunun önemli belgelerinden biridir.
Kudüs'ün önde gelen Müslüman aileleri İstanbul'a gönderdikleri dilekçede, İslam coğrafyasına Yahudi göçlerinin sınırlandırılmasını ve Yahudilerin arazi satın almalarının engellenmesini talep etmiştir.
Bu belge, bölgedekiMüslüman Arapların demografik değişim konusundaki endişelerini açıkça ortaya koymaktadır.
Ancak Osmanlı yönetimi bir yandan bu talepleri değerlendirirken diğer yandan dış baskılar, mali krizler ve büyük güçlerin müdahaleleriyle mücadele etmek zorundaydı.
Bugün Osmanlı'nın yıkılışını yalnızca Yahudilere bağlayan anlatılar da...
Osmanlı'yı kusursuz bir cihan devleti olarak gösteren anlatılar da eksiktir.
Gerçek şudur:
Osmanlı Devleti yüzyıllar boyunca Yahudilere Avrupa'nın birçok ülkesinden daha fazla özgürlük tanımış, onları himaye etmiş, ticarette, maliyede ve bürokraside yükselmelerine imkan vermiştir.
Bu tarihsel gerçek, ne Yahudi düşmanlığıyla ne de Osmanlı romantizmiyle değiştirilebilir.
Eğer birileri Osmanlı'nın son dönemlerinde yaşanan gelişmeleri Yahudi etkisi üzerinden açıklamak istiyorsa, önce Osmanlı-Yahudi ilişkilerinin yaklaşık dört yüz yıllık geçmişiyle yüzleşmek zorundadır. Osmanlı’nın, Yahudilerin bugünkü konumu üzerindeki etkilerini ölçüp, biçmelidir. Kudüs’ü, Taberiye,yi Safed’i kısaca Filistin’i Yahudi yerleşimine açan tarihi dokunuşlara göz kapatmak, tarih değil hamasettir.
Sabetay Sevi’nin anne tarafı mora, baba tarafı sefarad yahudisidir. Anne tarafı Mora’dan, Baba tarafı Portekizden toplanıp buralara getirilmiştir.
Herkesi “Sabetaycı” diye yaftalayanlar, şunu da yapabilmeli, onları toplayıp bu topraklara getirenlerede laf edebilmelidirler.
Sabetay Sevi’ye, Müslüman bir ülkede kendini Mehdi ilan edecek kadar geniş olanak sağlayanlara da sitem etmeli, Sabetaycıların müslüman kisvesine bürünmesine göz yumanlara, teşvik edenlere de öfke duymalıdırlar.
Ya İsrail Devleti!
Mesela İsrail Devleti’nin kurucu unsurlarının çoğu Osmanlı vatandaşıdır. Osmanlı’da yüksek eğitim almış, devlet kademelerinde görevde bulunmuş, hatta İsrail’in 2. Başbakanı Moşe Şaret gibi Osmanlı ordusunda Teğmenlik yapıp, Çanakkale savaşında Gazi bile olmuşlardır.
Onlara bu olanakları verenleride suçlayabilmeli, onları da Osmanlı’nın yıkılışından mesul tutabilmelidirler.
Arap İsyanlarını tartmalı,
Osmanlı, Yahudi yakınlaşmasının, Osmanlının Yahudileri İslam topraklarında iskân etmesinin, İslam coğrafyasında yarattığı bir hayal kırıklığının sonucu olup olmadığını değerlendirmelidirler.
Yahudi, Rum, Ermeni gibi azınlıkların “Osmanlıcılık” gibi bir hayali varken, Neden? Müslüman Arapların böyle bir hayali olmadığını düşünmelidirler.
Her iki lafından birisi “ Yahudi” olanlara diyeceğim şudur:
“ O YAHUDİLER BU TOPRAKLARA, GÖKTEN ZEMBİLLE İNMEDİ.”
Altay Altay
·

