*İslamabad’dan Bir Fahişeyle Röportaj*
Dünən, 09:15

Bir kadın fahişelikten önce hangi aşamalardan geçer?
Bu konuda yazmak için İslamabad’dan bir arkadaşım, bir fahişeyle buluşma ayarladı.
Lahore’dan İslamabad’a gittim. Arkadaşım beni kalabalık bir mahalleye götürdü. Dar ve loş sokaklardan geçtikten sonra bir evin önünde durduk ve kapıyı çaldık.
Güzel bir kadın kapıyı açtı ve bizi kibarca selamladı; tıpkı Lucknow’lu geleneksel bir fahişe gibi. Arkadaşım beni orada bırakıp gitti.
Fahişe beni içeri aldı ve koltuğa oturmamı işaret etti.
Kendisi de karşısındaki koltuğa oturdu. Gözümün ucuyla baktım. Gerçekten çarpıcı bir güzelliği vardı.
Bana bir bardak su uzatırken sordu:
“Efendim, arkadaşınız sizin yazar olduğunuzu söyledi.”
Alçakgönüllü bir gururla cevap verdim:
“Şey… Ben sadece kırık kelimeleri yan yana getirmeye çalışıyorum.”
Doğrudan gözlerime bakarak sordu:
“Neden taa Lahore’dan ta İslamabad’a kadar gelip bir fahişe hakkında yazıyorsunuz? Lahore’da da yüzlerce fahişe bulabilirdiniz.”
Öfkeyle ona baktım.
Cevap veremeden uzun bir nefes sigara çekti ve mükemmel bir duman halkasını güzel dudaklarından üfleyerek şöyle dedi:
“Efendim, bana göre siz ikinci sınıf bir yazar olmalısınız. Gerçek bir yazar, çevresindeki olaylara, kendi gözleri ile dikkatlice bakar.”
Sözleri alnıma ter bastırdı ama akıllıca ve aydınlatıcı konuşmasından şaşkındım. Konuşurken yanakları öfkeden kızarmıştı. Bir yudum su içti ve devam etti:
“Efendim, bu toplumda hâkim *adaleti* satar ama yalnızca bedenini satan kadın aşağılanır.
Siyasetçiler vicdanlarını satar ama siz onlara lider dersiniz.
Ama çaresiz bir fahişenin beden ticareti yapması sizin yüreğinizi sızlatır.
Burada doktorlar ölümden kâr eder ama siz buna onurlu bir meslek dersiniz.
Avukatlar ve polisler suçtan beslenir, rüşvet alır, uydurma dosyalar hazırlar.
Polis, uydurma çatışmalarda masumları öldürür.
Ülkeye sadakat yemini edenler, ulusunu arkadan hançerler.
Yasalar öyle çiğnenir ki yeni iktidarlar kurulsun ya da yıkılsın.
Ulusun kaynakları ve işleri gün ortasında gasp edilir.
Ülke ekonomik olarak felç olmuştur.
Devlet içinde devletler yaratılır.
Temel haklarını isteyenler hain ilan edilir.
Medya gündüz olanı geceye çevirir.
Gazeteciler kalemlerini birkaç kuruşa satar.
Öğretmenler çocukların geleceğiyle oynar.
Eğitim ise artık başka bir ticarettir.
Her şey tepeden tırnağa satılıktır.
Bu ülkenin her köşesi yozlaşma kokar ama yalnızca fahişe nefret edilir;
karnındaki ateşi söndürmek için bedenini satan kadın.”
Dinlerken alnımdaki kırışıklıklardan ter damlıyordu; tıpkı yoksul bir adamın damlayan tavanından akan yağmur gibi.
Bana bir kâğıt mendil uzattı ve dedi ki:
“Efendim…
Sizin yaşadığınız toplumda fahişenin varlığı bir lütuftan başka bir şey değildir.”
Sözlerine hafifçe gülümsedim ve içimden geçirdim:
“Sadece kendi mesleğini savunuyor.”
Devam etti:
“Biz fahişeler, bu kurt kılıklı erkeklerin ateşini soğutmasak,
onlar ergen kızları yağmalar,
masumiyetlerini ezer ve bedenlerinin etini parçalarlar.”
Lahore’dan aklımda birçok soruyla gelmiştim ama hepsi silinmişti.
O konuşmaya devam ederken, kendimi yazar ve aydın sanan ben, bir fahişenin bilgeliği karşısında dilimi yutmuştum.
Ayağa kalktı, yanıma oturdu ve sordu:
“Efendim, hiç köpeğin su içişini gördünüz mü?”
Bu ani soruya şaşırdım ve “Evet” dedim.
Sigarasından bir nefes çekti, daha yakına eğildi ve dedi:
“Efendim…
Bu şehrin büyükleri kılığına bürünüp sizin gibi insanları kandıran o saygın adamlar, bize geldiklerinde ayaklarımızı, su emen bir köpek gibi yalarlar.”
Sonra duvardaki saate baktı. Ben yavaşça ayağa kalktım ve kapıya doğru yürüdüm.
Arkamdan seslendi:
“Efendim…
Eğer gerçekten yazar olmak istiyorsan,
bedenini satan kadınlar hakkında yazma; *vicdanını* üç kuruşa satanlar hakkında yaz.
Böylece Lahore’dan İslamabad’a gelmene gerek kalmaz.
Kaleminde bu cesareti bul.”
Hasan Beşer

