Otluk Beli’nde Çakan Şimşek: Bir Milletin Kaderini Değiştiren Topun Sırrı ve O Adsız Yeniçeri
11-01-2026, 00:10

Sessizlik, bir bıçak kadar keskin, bir gök gürültüsünün öncesindeki korkunç bekleyiş gibiydi.
Karşılıklı iki ordu. Bir yanda, Uzun Hasan'ın 70.000 atlısı. Doğu'nun gururu. Diğer yanda, Fatih Sultan Mehmet’in 80.000 kişilik ordusu. Onların kalkanı, süvari değil, dökme demirdendi.
Ve bu hikâye, o 80.000 kişilik ordunun ortasındaki küçük bir adamla başlıyordu: Yeniçeri Ali.
Ali, yirmi iki yaşındaydı. Onun tek evi Ocağı’ydı, tek ailesi bölüğü. O, Fatih'in Kullarından biriydi. O sabah, Ali soğuk toprağa çökmüş, dizlerinin üzerindeydi. Ellerinde, sıradan bir yay ve ok yerine, yeni verilmiş, ağır ve karmaşık bir alet vardı: “Tüfenk.”
Barut kokusu, Ali’nin hayatının kokusuydu. Ve Sultan’ın emri kesindi: “Artık ok değil, barut konuşacak.”
1471 yılı, Edirne.
Derviş Ağa, 1453’te Fatih’le birlikte surlara tırmanmış, sert ama adil bir adamdı. “Ali,” dedi, “Sultanımız, Doğu’ya büyük bir sefer hazırlığı yapıyor. Uzun Hasan büyük bir tehlike. Ama bu savaş, eskisi gibi olmayacak.”
“Nasıl olacak Ağa’m?” diye sordu Ali.
“Sultan, süvariye karşı ateşli silahı koyacak. Yeni tüfekler, İstanbul’un surlarını yıkan o Şâhi toplarının küçük kardeşleri. Sizin bölüğünüz, bu yeni silahı kullanan ilk birliklerden olacak.”
Ali’nin omuzlarına büyük bir sorumluluk yüklenmişti. Bir milleti, atlılardan oluşan bir imparatorluğa karşı tüfekle savunmak... Bu bir devrimdi!
Mart 1473. 1500 Kilometrelik Çile.
Ali, 80.000 askerin bir parçası olarak İstanbul’dan ayrılırken, asıl şaşkınlığı top arabalarıydı. Her biri 10 öküzün çektiği 200 adet devasa top, Batı savaş sanatının Doğu’ya taşındığını gösteriyordu.
Bolu Dağları’nda çamura saplanan top arabalarını çıkarmak, askerler için bir imtihandı. Bir top devrildi, parçalandı. Fatih Sultan Mehmet atından indi ve parçalanmış topa baktı.
“Bir top kaybettik,” dedi, yüzünde soğuk bir hesap vardı. “Ama 199 topumuz var. Düşman, bu topun ağırlığını ve manevrasını bilmiyor. Bilişimizi pahalıya ödeyecekler.”
Ali, o an anladı: Bu seferin asıl gücü, askerin kol kası değil, Sultan’ın aklıydı.
20 Mayıs 1473. Savaş Günü. Saat 08:00.
Akkoyunlu ordusu, 25.000 süvariyle merkeze doğru hücuma kalktı. Binlerce atın toynak sesleri, toprağı titretiyordu.
Süvariler 500 metre... 400 metre...
Fatih Sultan Mehmet’in elindeki beyaz mendil havalandı: İşaret!
“BİRİNCİ SALVO! ATEŞ!”
70 hafif top, aynı anda ateşlendi. Ovada korkunç bir gümbürtü koptu. Gülleler, süvari saflarının ortasına düştü. Ama atlılar durmuyordu! İlerliyorlardı!
“İKİNCİ SALVO! ATEŞ!”
80 orta top daha... Hasar daha büyüktü. Akkoyunlu düzeni bozulmaya başladı, ama Uzun Hasan son bir güçle saldırıyordu.
Süvariler 100 metre... 50 metre... Artık nefes mesafesindeydiler. Toplar susmuştu.
“YENİÇERİLER! DÜŞMANIN GÖĞSÜNE! ATEŞ!”
Ali, tetiği çekti. 30.000 tüfek, dehşet verici bir kurşun yağmuru başlattı. Akkoyunlu süvarileri, bir duvara çarpmış gibi durdu.
Ama Uzun Hasan'ın hâlâ 45.000 atlısı vardı! Fatih, bu kadar büyük bir gücü sadece merkez savunmasıyla mı yenecekti? Sultan'ın aklındaki o büyük tuzak neydi? Ve Ali’nin kaderi bu savaşta nasıl değişecekti?
Hikâye burada bitmiyor... Devamını okumadan karar vermeyin.
Sahne Dışındaki Işıklar
TEREF

