Yavuzu Şərqin tək hökmdarı edən nədir?

Bu gün, 15:14           
Yavuzu Şərqin tək hökmdarı edən nədir?
Mısır Seferi’ni hâlâ Yavuz çöle girdi, Mukaddes Emanetler’i aldı ve halife oldu sığlığında okuyan popüler tarih meraklıları burada mı ?
Cihan tarihinin en radikal lojistik ve stratejik makas değişimini bir menkıbe kitabına sıkıştıran o ezberlerinizi biraz hırpalayalım.
Gerçekten Yavuz’u Şark’ın tek hâkimi yapan neydi ?
60 bin kişilik o muazzam makinenin arkasındaki rasyonel akıl ve İlber Hoca’nın "Şark dünyasının trajedisi" dediği o büyük kırılma nasıl gerçekleşti ?
Buyurun, Halil İnalcık’ın arşiv belgeleri ve akademik derinliğin zirvesinden bakarak perde arkasını aralayalım.
İlk olarak şu din kardeşliği romantizmini bir kenara bırakalım. Halil İnalcık hocamızın defaatle ortaya koyduğu üzere, Osmanlı & Memlûk çatışması kaçınılmaz bir jeopolitik determinizmdi. Fatih döneminden beri Hicaz su yolları meselesiyle kaşınan, Safevi & Osmanlı rekabetinde iki tarafa da göz kırpan ikiyüzlü bir Kahire diplomasisi vardı.
Yavuz, Şah İsmail’i Çaldıran’da hırpalamıştı ama arkasında güvenilmez bir Memlûk bloku bırakarak Batı’ya yürüyemezdi. Mesele sadece mukaddes topraklar değil; Venedik’in Kıbrıs için ödediği vergiden, Hint Okyanusu’nda Portekiz tehdidine karşı aciz kalan Baharat Yolu ticaretinin kontrolüne kadar tam bir küresel ekonomik egemenlik savaşıydı.
Gelelim o çok sevdiğiniz rakamlara ama popülist tarihçiler gibi abartarak değil, rasyonel askeri tarih ışığında.
Yavuz, İstanbul’dan yaklaşık 60.000 kişilik bir orduyla çıktı.
Öyle yüz binler falan yok, lojistik deha Halil İnalcık’ın hesaplamalarına göre o çöl şartlarında yüz bin insanı beslemek imkansızdır.
Ordunun omurgasını ateşli silah teknolojisinin zirvesindeki 12.000 Yeniçeri tüfekçisi oluşturuyordu.
Yanlarında 20.000 Tımarlı Sipahi, 10.000 Kapıkulu Süvarisi ve o dönemin en mobilize sahra topçuları, lağımcılar ve cebecilerden oluşan yaklaşık 18.000 teknik sınıf vardı.
Karşılarında ise hâlâ ateşli silahı namertlik sayan, Orta Çağ’ın şövalye ahlakına sıkışmış aristokrat bir Memlûk süvari ordusu bulunuyordu.
Sonuç daha savaş başlamadan lojistik laboratuvarda alınmıştı.💢 Sina Çölü’nün 13 günde geçilmesi meselesi ise askeri tarih dergilerinde ders olarak okutulacak cinstendir. İstanbul’dan Kahire’ye toplam yürüyüş süresi, menzillerde beklemeler dahil yaklaşık 250 günü buldu.
İlber Hoca’nın "Büyük İskender’in ordusunun ruhunu bıraktığı o cehennem" dediği Sina’da, Yeniçeriler isyan sınırındaydı. Padişahın çadırına kurşun sıkacak, ok atacaktı bu adamlar; çünkü kum fırtınasında disiplin çöker.
Yavuz burada askeri dehayı psikolojik harple birleştirdi. Atından inip çölün sıcağında yürümesi, ordunun hiyerarşik öfkesini dindiren o rasyonel kalküldü.
Menkıbeler Peygamber’i gördü der, akademik gerçeklik ise Yavuz’un ordusunun su ihtiyacını develere yüklenmiş devasa tulumlarla ve haftalar öncesinden örgütlenmiş menzil lojistiğiyle çözdüğünü söyler. Osmanlı rasyonalizmi budur.
Mercidabık (1516) sahasında 70’lik Sultan Kansu Gavri, Osmanlı’nın o nizami ateş gücüyle tanışınca neye ulaşacağını şaşırdı. Savaş meydanında kederinden inme inerek ölen bir sultan trajedisidir bu.
Ancak asıl düğüm Şam’da, askeri harekâtın ortasında atılan o kültürel, ezoterik ve mistik imzada gizliydi.
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü'l-Arabî’nin kabrinin bulunması meselesi.
İlber Hoca’nın satır aralarında hayranlıkla değindiği, Şark dünyasının bu en gizemli anlatısını tüm detaylarıyla açalım.
İbnü'l-Arabî, felsefesi ve görüşleri nedeniyle yaşadığı dönemde ulema tarafından tekfir edilmiş, dışlanmış ve Şam’da vefat ettiğinde sönük bir törenle defnedilmişti.
Zamanla memleketin taassup sahibi fihristleri onun hatırasını silmek için kabrini tahrip etmiş, yerini bir çöplüğe çevirmişti.
Ancak geride ulemanın dilinden düşmeyen şifreli, asırlık bir kehanet bırakmıştı.
"İza dehale’s-Sînu fi’ş-Şîn, yahtaru kabru Muhyiddîn."
Yani, Sîn, Şîn’e girdiğinde Muhyiddin’in kabri ortaya çıkar. Bu şifrenin akademik ve semiyotik analizi tam bir deha işidir. Buradaki "Sîn" harfi Selim’i (Sultan Selim), "Şîn" harfi ise Şam’ı (Suriye) temsil ediyordu.
Yani Selim, Şam’a girdiğinde Muhyiddin’in kabri bulunacaktır.
Yavuz Sultan Selim, Mercidabık zaferinin ardından Şam’a adım atar atmaz ilk iş olarak bu asırlık izi sürmeye başladı.
Şehrin ulemasını ve tarihçilerini toplattı, ancak mutasavvıfa düşman olan yerel çevreler kabrin yerini bilmediklerini söylediler. Yavuz pes etmedi; dönemin büyük alimlerinden Zenbilli Ali Cemali Efendi ve İbn Kemal ile istişare ederek, eski arşiv kayıtlarını ve Şam’ın yerel hafızasını tarattı. Sonunda işaretler Salihiye bölgesindeki bir çöplüğü gösteriyordu. Koca cihan sultanı, o çöplüğün derhal temizlenmesini emretti.
Kazılar derinleştikçe toprak altından sarsılmaz bir hakikat gibi Şeyh-i Ekber’in bozulmamış lahiti çıktı.
Yavuz Sultan Selim bu keşfin ardından sadece ağlamakla kalmadı, derhal oraya muazzam bir türbe, cami, imaret ve medrese inşa ettirdi.
İlber Hoca bu hamleyi "Yüksek bir imparatorluk rasyonalitesi ve kültürel meşruiyet zirvesi" olarak okur.
Bu sıradan bir hürmet veya mistik bir arayış değildir; Suriye ve Doğu Arap coğrafyasındaki ulemaya, halka ve tasavvuf çevrelerine verilmiş muazzam bir yumuşak güç mesajıdır.
Yavuz, Sizin bağrınızdan çıkan ama taassubun çöplüğe gömdüğü o koca mutasavvıfı ben ihya ettim. Ben buraya Safevi elitleri gibi kutsalları yıkmaya ve ulemayı kırmaya değil, Şark’ın hafızasını ve kutsallarını korumaya geldim diyerek coğrafyanın kalbini fethetti.
Askeri fethi, kültürel ve manevi fatihle taçlandırdı. Ridaniye (1517) ise tam bir taktiksel satrançtır. Yeni Sultan Tomanbay, Kahire’yi savunmak için Venedik teknolojisi sabit topları Ridaniye hattına dizmişti.
Hesap basitti.
Osmanlı ordusu önden gelecek ve biçilecekti. Fakat Yavuz, cephe taarruzu yapacak kadar cahil değildi.
El-Mukattam Dağı’nın arkasından dolanarak Memlûk ordusunu kanattan ve arkadan yakaladı. Topların yönünü bile çeviremediler.
Tomanbay çaresizce yanına aldığı fedailerle Yavuz’un çadırına intihar dalışı yaptı. Padişahı vurduğunu sandı ama vurduğu kişi Yavuz’un can dostu, Sadrazam Sinan Paşa’ydı.
İlber Hoca bu sahneyi anlatırken durur.
Yavuz, koca Mısır’ı aldı ama ağlayarak Mısır’ı aldık ama Sinan’ı kaybettik dedi.
Devlet idaresinde duygu olmaz derler ama Yavuz o hırçınlığının altında bu kaybın hüznünü ölene dek taşıdı.
Savaş bitti ama Kahire’nin dar sokaklarında günlerce süren o kanlı gerilla savaşı, Şark dünyasının en hüzünlü sayfalarındandır. Tomanbay yakalandığında, Yavuz onun yiğitliğine hürmet edip Mısır’ı ona bırakarak bir vasal devlet kurmayı düşündü.
Fakat perde arkasındaki Memlûk hainleri (Hayır Bey ve Canbirdi Gazali), kendi ikballeri için Tomanbay’ın yaşamaması gerektiğini fısıldadılar padişahın kulağına.
Tomanbay, Kahire’nin Züveyle Kapısı’nda asıldı. Halk günlerce feryat etti. İmparatorluk kurmak böyle bir şeydir; trajediyi ve hüzünlü kararları parmaklarının ucuyla yönetirsin, vicdanını o tahtın altına gömersin. Bu muazzam seferin faturası ne oldu derseniz: Osmanlı, çatışmalarda ve çöl hastalıklarında yaklaşık 12.000 ila 15.000 arasında yetişmiş askerini kaybetti.
Ancak karşılığında alınan şey, cihanın en büyük imparatorluk kasasıydı. Memlûk hazinesi gemilerle İstanbul’a taşındı.
Halil İnalcık’ın vurguladığı gibi, bütçe açığı veren Osmanlı maliyesi bu seferle birlikte yüz yıllık bir sermaye birikimi sağladı. Hazine dairesi Yavuz’un mührüyle kapatıldı çünkü ondan sonra gelen hiçbir sultan o kasayı ağzına kadar doldurmayı başaramayacaktı.
Hilafet ise bir unvan devrinden ziyade, mukaddes toprakların fiili hamiliğiyle Osmanlı’nın küresel İslam liderliğinin tescili oldu.
Dünyadaki yankıları tam bir jeopolitik depremdi.
Venedik, Kıbrıs adası için Memlûklere ödediği yıllık 8.000 duka altını sızlana sızlana Osmanlı sarayına göndermeye başladı.
Portekizlilerin Hint Okyanusu’ndaki tekel projesi, Kızıldeniz’e inen Osmanlı donanması duvarına çarptı.
Avrupa şoktaydı; çünkü yıkılır dedikleri Osmanlı, doğunun en köklü imparatorluğunu sadece iki muharebede yutmuştu.
Mekke Şerifi Barakat, Kabe’nin anahtarlarını saygıyla gönderdiğinde Yavuz, kendisine sunulan "Mekke ve Medine’nin Hakimi" sıfatını reddedip, "Ben ancak oraların hizmetkarıyım (Hâdimü'l-Haremeyn)" diyerek İslam dünyasının psikolojik liderliğini tamamen üzerine geçirdi. Ve o muazzam final.
1518 sonbaharında İstanbul’a dönen ordu, şehre girmek için sabırsızlanıyordu. İstanbul halkı, surların önünde tarihin görmediği büyüklükte bir zafer alayı, bir Roma triumphus’u hazırlamıştı.
İlber Ortaylı hocamızın o hayranlıkla anlattığı yüksek saray ahlakı burada devreye girer.
Yavuz, bu şatafatı ve gurur gösterisini duyunca "Nefsimiz kibirlenmesin, alkışlar bizi helak eder" diyerek gündüz şehre girmeyi reddetti.
Koskoca Doğu’nun Fatihi, İslam Dünyasının Halifesi Yavuz Sultan Selim, hava karardıktan sonra gizlice, sessiz sedasız bir kayıkla Üsküdar’dan Topkapı Sarayı’na geçti.
İşte popüler tarihçilerin asla anlayamayacağı o derinlik, zaferin büyüklüğü karşısında kendi nefsini küçültebilen o entelektüel ve sarsıcı padişah karakteridir.
Ahmet Zeki Ünal
















Teref.az © 2015
TEREF - XOCANIN BLOQU günün siyasi və sosial hadisələrinə münasibət bildirən bir şəxsi BLOQDUR. Heç bir MEDİA statusuna və jurnalist hüquqlarına iddialı olmayan ictimai fəal olaraq hadisələrə şəxsi münasibətimizi bildirərərkən, sosial media məlumatlarındanda istifadə edirik! Nurəddin Xoca
Məlumat internet səhifələrində istifadə edildikdə müvafiq keçidin qoyulması mütləqdir.
E-mail: n_alp@mail.ru