S Ü T T O Z U D E V R İ M İ
Dünən, 16:34

Dünya genelinde sömürecek coğrafyaları olmayan bir takım Avrupalı devletler II. Dünya Savaşı sonrası zor durumda kaldı. Rusya'nın etkisiyle komünist sistemi kabul etmeye, Doğu Bloku oluşturmaya başladı.
Bu geçişi gören ABD Dışişleri Bakanı Marşhall'ın önerisiyle 3 Nisan 1948'de Marşhall Yardım Planı devreye sokuldu.
Elinde döviz ve altın rezervi bulunan, savaşa girmediği için ekonomik durumu iyi olan Türkiye önceleri bu plana dahil edilmedi. Ancak Genel Merkezi'ni 1938'de Edirne'den Pensilvanya'ya taşıyan; kökü Süleyman Mabedi'ni yapan Hiram Usta'ya kadar uzanan bir Yapı'nın baskısıyla Türkiye 14. ülke olarak bu Plana dahil edildi.
Marşhall Yardımı alabilmesi için Türkiye'nin önüne birtakım şartlar koydular. Buna göre Türkiye, Avrupa'nın tahıl ambarı olacak, ağır sanayi edinmeyecek, dünya markası olabilecek türden makina, uçak, gemi, otomobil veya gıdaya yönelik herhangi bir ürün imal etmeyecek, mevcutları kapatacaktı. Türkiye'nin bu tür ihtiyaçlarını Hiram Usta örgütüne bağlı özel ve seçilmiş iş adamları karşılayacaktı.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Başbakan Hasan Hüsnü Saka'dan oluşan Ankara Hükümeti tarafından bu ihanet kokan sadist şartlar derhal kabul edildi. (8 Ekim 1948)
Bu şartlı yardımlar sayesinde Türk tahıl ürünlerinde bir takım yükselişler oldu. Ancak dışarıdan traktöründen otomobiline ağır sanayi ürünü makina ve araçlar alınmaya başlanınca ekonomi çarkı Türkiye'nin aleyhine dönmeye başladı. Sanayisi olmayan bir Türkiye ABD ve Avrupa'nın açık pazarı konumuna geldi.
Ortaya çıkan açığı kapatmak amacıyla Türkiye ilk kez Dünya Bankası'na 50 milyon dolar borçlandı. (1949)
Daha sonraki yıllarda olduğu gibi Dünya Bankası krediyi vermeden önce Ankara Hükümeti'ne bu paranın nerelere harcanması gerektiğini şart koştu. Buna göre Türkiye ağır sanayi hamlesi yapmayacak, ABD Ordusu'nun hurdaya çıkmış II. Dünya Savaşı artığı mühimmat ve araçlarınıe alacak; bürokrat ve siyasilerin altına makam otosu verecek ve bu otoları ABD'den satın alacaktı.
Bunların içinde sütyen, külot ve kadın çorabının bile ABD'den alınması şartı vardı. Dolayısıyla Marşhall adıyla yapılan yardım paraları tekrar ABD'ye katlanarak geri döndü.
Daha sonraki yıllarda ağır sanayi adımı atan hükümetler devrim naralarıyla, ihtilal çığlıklarıyla susturuldu.
Marşhall yardım kalemleri içinde üzerinde "Amerikan Halkının Türk Halkına Hediyesidir." yazan Süt tozu tenekeleri ve un çuvalları da vardı. Bunlar zorunlu olarak ilk okullarda Türk çocuklarına içirilecekti.
Böylece SÜT TOZU DEVRİMİ başladı.
Tarım ve hayvancılıkta dünyanın ilklerinde yer alan Türkiye'de, Türk çocukları iki üç nesil boyunca gerçek süt ve undan mahrum kaldı.
Aslında süt tozu olarak ikram edilen şey, ABD'nin II. Dünya Savaşı boyunca satamadığı, depolarında çürümeye terkettiği mısır unu ve türevlerinden başka bir şey değildi.
Sahte süt tozuyla birlikte ülke genelinde çocuk felci hastalığı yüzde 91 oranında arttı. Bu hastalığa karşı hiçbir donanımı olmayan Türkiye ABD'den milyonlarca dolar karşılığı felç aşısı satın almak zorunda kaldı.
Bizim kuşak Süt Tozu Devrimi adına sahte süt tozuyla büyüdü. Bu yüzden kemik veremi başta olmak üzere karaciğer yağlanmasına, erken diş çürümesine, kemik erimesine, eklemlerde kıkırdak doku çürümesine, kadınlarda erken yaş selülitletinin oluşmasına... maruz kaldı.
Ayrıca koku ve tadından rahatsız olanlarımız okul idaresi tarafından Devrime İhanet, Hükümete baş kaldırı olarak algılandığı için şiddet gördü.
Sonuçta süt ve süt ürünlerine soğuk, bedensel olarak hastalıklı, ruhsal olarak uçuk kaçık, sabit fikirli, takıntılı kuşaklar oluştu.
Siz de benim gibi Amerikan sütünü sopa zoruyla içtiniz mi?
İsmail YILMAZ

