BEN KAPIMDA SENİN GİBİ ÇOK KÖPEK BESLEDİM!
Bu gün, 10:14

“1920 Yılının Eylül başlarıydı, mecliste çok seyrek görünen Müdafaayı Milliye Vekili Fevzi (Çakmak) Paşanın bir gün kürsüye çıktığını görünce merakla dinlemeye başladım. Vakarlı, yapmacıksız tam askerce konuşuyor, memlekette firar ve bekaya olaylarının pek çoğaldığından, rakamlar vererek söz ediyor, silahıyla ya da silahsız olarak kaçıp birliklerini boş bırakanların bu tehlikeli davranışlarının önüne geçmek için icra vekilleri heyetince bir yasa tasarısı hazırlanarak meclise gönderildiğini, bunda, askerlikten kaçanların ailelerinin sürgün edileceğinin ve bütün mallarının müsadere olunacağının öngörüldüğünü, asker kaçakçılığı durumunun önüne ancak bu yolla geçilebileceğini söylüyordu.
Bu tasarı meclisin ilgili komisyonlarından geçtikten sonra, meclis genel kuruluna geldi. Orada günlerce süren sert ve uzun tartışmalara konu oldu. Çünkü komisyon bu tasarıya – onda ön görülen şiddet tedbirlerini uygulamak üzere- gerektiği kadar “İstiklal Mahkemesi” kurulmasına ilişkin bir madde eklemiş bulunuyordu. Bu tasarı üzerine pek çok mebus söz alıp konuştu. Hamdullah Suphi Beyden gayrısı bu yasayı bütün güçleriyle savunuyordu. Hamdullah Suphi Beyin konuşmasına hayrandım, ağzından çıkanları sanki şiir dinler gibi dinlerdim. Kim olduğunu görmediğim bir mebus: “Hamdullah Bey, Hamdullah Bey, memleket şiirle, hissiyatla idare edilmez. Hakikatlere bakınız” diye bağrınca kendime geldim. Ferik Şevket’in Hamdullah Beye (korkak) demesi ve Hamdullah Beyin bunu sert karşılaması ve yine Şefik Şevket Beyin: “Efendiler asacağız, asılacağız, fakat bu istiklal mücadelesini kazanacağız” diye bağırması bugün bile hala kulağımda çınlamaktadır. Bu meclis gerçekten bir “İhtilal meclisi” idi.
Ankara İstiklal Mahkemesinin savcısının ve üyelerinden üçünün adları “Ali” olduğundan, kimi mebuslar bu mahkemeye “Dört Aliler Mahkemesi” diyerek espri yaparlardı. Savcı Necip Ali Bey iyi kalpli bir insandı. Başkan Ali Bey memurlarla ilişkilerinde çok baba ve babacan bir adamdı. Fakat mahkemede Türk Devrimlerine karşı gelenleri yargılarken sertti. Mahkemenin en sert ve korkulan üyesi Kılıç Ali Beydi. Mahkemenin kararı üzerine idamlar yapılırken sırasıyla memurlar görevlendirilir ve sabahleyin Ankara savcısı ve doktorla birlikte giderlerdi. Başkatip sıranın bana geldiğini, ertesi günkü eşkıya idamında bulunmamı söylediği zaman, benim asli görevimin meclis memurluğu olduğunu, burada ek görevde çalıştığımı, bu nedenle idamlarda hazır bulunmak için gitmeyeceğimi bildirdim. Mahkemenin savcısı Necip Ali Beye istifa dilekçemi verdim. Sebebini anlayınca Başkatibi çağırttı “Hıfzı Beyi hiçbir idam işine göndermeyiniz, onun yerine her zaman Muzaffer Beyi gönderiniz” diye emir verdi.
Bu mahkemedeki görevim sırasında hiç hatırımdan çıkmayan yargılamalar, eski Maliye Nazırı Cavit Beyin, Hüseyin Cahit (Yalçın) Beyin … ve nihayet İskilipli Atıf Hocanın yargılanmalarıdır. Bunlardan Cavit Bey idam sehpasına kadar metanetini bozmamış, Çorum’a sürgün edilen Hüseyin Cahit Bey mahkemeye hiç baş eğmemiş, Atıf Hoca mahkemede celadet gösterdiği halde, idam kararının kendisine sabahleyin tebliğ edildiğinde –arkadaşların anlattığına göre- çok telaşlanmış ve yalvarmaya başlamış olan kişilerdi. Birinci Büyük Millet Meclisinde Kırşehir milletvekilliğinde bulunmuş olan Rıza Bey ismindeki zat da gerek yargılama sırasında gerek idamda çok metanet göstermiş kişilerdendi. İdamından önce “haydi yürü” diye bağıran bir polise: “Sus be! Ben kapımda senin gibi çok köpek besledim” demiş.
İstiklal Mahkemeleri Milli Mücadele tarihinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinden ve ordudan sonra en önemli kuruluşlarıydı. Bu mahkemeler ilk biçimleriyle, hem yasama, hem yargı, hem de birçok konularda yürütme yetkisine sahip birer kuruluştu. Bunlardan her biri kendi başına bir “Büyük Millet Meclisi” kendi başına bir diktatördü. Devletin silahlı veya sivil bütün makamlarına emir vermek, bu emirleri yerine getirmeyenleri, hemen yakalayıp yargılamak yetkisine sahipti. Verdikleri idam kararları kesindi, meclisin onayı gerekmeksizin hemen yerine getirilirdi. Ancak öyle bir zaman geldi ki Türkiye Büyük Millet Meclisi kendisinin yarattığı bu tedhiş mahkemelerinden kendisi korkmaya başladı. Ben çok iyi hatırlıyorum ki, 1926 da Ankara İstiklal Mahkemesi Başkanı Ali Beyin hatta üyelerden Kılıç Ali Beyin memleket içindeki nüfuz ve otoritesi, bir halk deyimiyle “forsu” bir ara Başvekil İsmet Paşanınkinden daha üstün olmuştu.
Meşrutiyetten sonra babam tam 27 yıl ayrı kaldığı kendi memleketi olan Çorum’a idadi mektebi tarih, coğrafya ve kozmoğrafya öğretmenliğine atanmıştı. Abdülhamid’in son günlerinde babam İstanbul’da ilkokul müfettişi idi. Ben Çorum’da okula başladığım zaman büyük şenliklerle kutlanan en önemli milli bayram, padişahın tahta çıktığı yıldönümlerinde yapılan “cülus bayramı” idi. O gün okulla saathane meydanına gider, hiç anlamadığımız nutuklar dinler, sonra da hep bir ağızdan “padişahım çok yaşa” diye bağırırdık. İlkokul hocamız Kadifezade İsmail Efendi “padişahların Peygamber postunda” oturduklarını söylerdi. Padişahlarda keramet sahipliği, ya da evliyalık gibi olağanüstü, daha doğrusu insanüstü bir nitelik bulunduğunu sanırdım.
Biz imtiyazlılar, boğazlarımızdan geçen her lokmanın, bu alt yapının emeğinden geldiğini bilmeli ve bunun üzerinde düşünmeliyiz. Nasıl bir Türkiye’de ve hangi ortamda yaşıyoruz? Bunu artık satılmamış genç, yaşlı, bütün namuslu Türk halkının bilmesi, anlaması gerekir. Milli gelir dağılımında emekçinin payı nedir? Acaba yabancılara kaç milyar borcumuz var? Ve bunu kaç kuşakta ödeyeceğiz? Eski “Düyunu Umumiye” başımıza ne felaketler açmıştı ve şimdiki uzun ve kısa vadeli borçlarımızın başımıza neler açacağını, yakın tarihin aynasında gören var mı? Bu düzen içerisinde seçkin insan, ülkücü insan yetişmez, yetişse de Türkiye’nin yönetiminde etkili olamaz. Çıkarcıların bin bir hilesi, iftira ve komplosu ile çabuk bertaraf edilir. Çünkü bugünkü düzen bir “ülkü düzeni” değil, bir çıkar düzenidir. İşte en başta değişmesi gereken de budur.
Hatıra anlatmayı çok kolay sanıyordum ama yazmaya gelince iş değişti. En sonunda şuna karar verdim, ileri geri düşünmeyerek, olayları içimde duyduğum ve duygularımı da yüreğimden kafama gittiği gibi, hiç işlemeden anlatacaktım. Tarihten aldığımı, kendi aldığım gibi, yine tarihin akışına bıraktım. Kim ne derse desin…”

Ord. Prof. Dr. Mustafa Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Babasının evdeki Kuranı Kerimin arkasına doğum günü olarak yazdığı ve sonrada aynen nüfus kütüğüne geçirttiği 11 Ağustos 1904 te İstanbul’da doğmuştur. Eski yargıç ve öğretmenlerden Çorumlu Hüseyin Beyle Safranbolulu Halide hanımın oğludur. İlk ve orta öğrenimini Çorum ve Yozgat’ta, liseyi Ankara, Konya ve Trabzon da okumuş, Haziran 1922 de Trabzon lisesini bitirmiştir.
Okuyup bazı küçük bölümlerini paylaştığım bu hatırat kitabı Nisan 1971 de basılmış küçük boy 327 sayfadır. Yüz yıl öncesi Türkiye’nin hali pür melalini kendi gözlemlerine dayanarak anlatmış, kitabın içinde çok ilginç hatıralar var. Ben hemşerimiz olan rahmetliyi ne yalan söyleyeyim hiç sevmezdim, Cumhuriyet Gazetesinde uzun uzun yazıları çıkardı, (İlahiyatta okurken bir ara bu gazeteyi takip ettim…) sevmediğim için onu pek az okudum. Bu kitabı bana kendisi ve ailesi hakkında önemli ipuçları verdi. (Bizim köyümüzle de akrabalık bağları olduğunu öğrendim!) Dindar bir ailenin çocuğu olduğunu anladım. Bir hatıra kitabının daha olduğunu biliyorum, bulursam onu da okuyacağım inşallah. Gençlik ve cahillik yıllarımda olduğu gibi artık insanları ideolojik ve siyasi durumlarına göre yargılayıp dışlamıyorum. Doğada birçok dikenli güzel görünümlü çiçek var, gülün bile dikeni var. Allah insanları da farklı farklı yapıda ve düşüncede yaratmış, ne diyelim, Mevlam netmiş, netmişse güzel etmiş…
Ramazan Gülcü

