KERKÜK'LÜ NECDET KOÇAK SADDAM HÜSEYİN TARAFINDAN NASIL İDAM EDİLDİ,EŞİ SERBEST BIRAKILDI SEVİNCİYLE AŞAĞIYA İNDİĞİNDE CESEDİYLE KARŞILAŞTI
24-04-2026, 15:54

Kerkük'lü bir Türkmen genci olan Necdet Koçak Ziraat Fakültesinde okumak için Türkiye'ye gelir ve okul bitince Kerkük'e dönme hazırlığına başlar,orada durum kötü Saddam'ın adamları seni rahat bırakmaz, öldürürler deyince Necdet Koçak şöyle der:
Kerkük’ü ikinci bir Kıbrıs durumuna düşürmemeliyiz! Ben gitmek mecburiyetindeyim. Tahsilim bittiğine göre doğduğum topraklara dönmeliyim artık!
Söylediği gibi yaptı. Türkiye’de iken evlenmişti. Eşi Ayten Hanım Türkiye Türklerindendi. Bir gün el ele verip Irak’a gittiler. Necdet Koçak ilim dünyasında bir kürsü sahibi olmak istiyordu. Bu bakımdan Bağdat’a yerleştiler. Birkaç yıl sonra onun Bağdat’ta Ziraat Fakültesinde doçent olduğunu duyunca çok sevindim. Karamsarlığım dağıldı. Ah ne kadar hazin! Sevincim uzun sürmedi.
Bir gün onu kürsüsünden alıp götürdüler. Sonra bir Ebu Leheb vahşetiyle karşısına dikilip sordular:
-Söyle bakalım bize! Sen Bağdat Üniversitesinde neden Türkçe konuşuyorsun?
-Bütün derslerimi Arapça anlatıyorum. Türkçeyi ise zaman zaman odama gelen Türk asıllı öğrencilerle konuşuyorum. Dört duvar arasında 3-4 kişiyle Türkçe konuşmanın ne gibi bir mahzuru olabilir?
-Onlarla niçin Arapça konuşmuyorsun? Senin maksadın ne? Burada Turancılık mı yapmak istiyorsun? Türkiye Cumhuriyeti seni buraya casus olarak mı gönderdi?
-Benim ana dilim Türkçe olduğu için Türk asıllı öğrencilerle ders dışında Türkçe konuşuyorum. Bağdat’ta Türkçe konuşmayı yasaklayan bir kanun da yoktur sanıyorum. Turancılık, bütün Türkleri bir bayrak altında toplamak idealidir. Bu işi ancak büyük devletler, çok kuvvetli ordularıyla birlikte savaşarak yaparlar. Benim üzerimde bir cep çakım bile yok! Koskoca Türkiye Cumhuriyeti bile Turancı değil! Tek başıma ben mi, Türkçe konuşarak mı, bütün Türkleri bir bayrak altında toplayacağım? Mümkün olabilir mi?
Sonra casusluk da ne demek? Ben niçin casusluk yapayım? İşte, devlet güçleri elinizde. Ben neyin casusluğunu yapmışım? Kime ne söylemişim? Hangi devlet sırrını öğrenmeye çalışmışım?”
Söylediklerine inanmadılar. Tutup zindanlara attılar. Zincirlere vurdular. Vakit namazlarını kılmasına bile izin vermediler.
Aradan uzun ve çileli aylar geçti. Onu bırakmadılar. Zulüm mahkemeleri kurdular. Tehditler savurdular. Eşi Ayten Koçak çaresizdi. Yapayalnızdı. Endişeliydi. Yakınları ona yardımcı olmak istediler;
-Sen mutlaka Saddam Hüseyin’e çıkmalısın! Yapılanları ona anlatmalısın! Seni dinleyeceğine ve yardımcı olacağına inanıyoruz. Böyle sessiz sedasız kalmak doğru değil, dediler.
Ayten Koçak çaresizdi. Bin bir zorluğa göğüs gererek bir gün Saddam Hüseyin’in huzuruna çıktı: “Allah rızası için kocamı bıraktırın, dedi. O, karıncayı bile incitmek istemeyen bir insandır.
Türkçe konuşması hem Türk olmasından, evinde Türkçe konuşmasından hem de yüksek tahsilini Türkiye’de yapmasından ileri geliyor. Bir kasıtla Türkçe konuşması mümkün değil! Onun çıkmasına emir verirseniz alır götürürüm. Artık buralarda bırakmam. Hemen götürürüm, hemen, Türkiye’ye hemen! Siz de rahat edersiniz, biz de!..
Saddam Hüseyin gülümsedi:
– Peki, dedi. Ben de söz veriyorum sana. Yarın kocanı teslim edeceğiz sana! 24 saat içinde onu yanında bulacaksın!
Ayten Koçak dünyalar kadar sevindi. Çıkıp evine geldi. Bir koç alıp kesmeyi, etini fakir fukara insanlara dağıtmayı düşündü. Eşini yanına alıp Türkiye ye dönmeyi plânladı. Sabaha kadar gözüne uyku girmedi.
Güneş Bağdat’ı çoktan ısıtmaya başlamıştı. Ayten Koçak hâlâ bin bir tahayyül içindeydi. Bir kapı ziliyle hülyalarından sıyrıldı. Kapıya koşarak gitti. Resmî kıyafetli iki zindan nöbetçisi gülümseyerek ona bakıyordu: “Bugün sana kocanı teslim edeceğimize dair söz vermiştik. Artık onu alıp istediğin yere götürebilirsin!”
Ayten Koçak zindan bekçilerinin boynuna atılmamak için kendini zor tuttu. Demek Saddam Hüseyin verdiği sözü tutmuştu. Demek sevgili Necdet Koçak yeniden yuvasına dönüyordu.
Artık sıra kendisindeydi. Mahkûm ve mahzun kocasını alıp vakit kaybetmeden Türkiye’ye dönmeliydi. Hemen dönmeliydiler. Hemen, hemen, hemen! Birkaç gün içinde Bağdat’tan ayrılmalıydılar. Kurbanı keser kesmez yola çıkmalıydılar!
Ayten Koçak zindan bekçilerine sevinçle sordu;
– Nerede, dedi. Nerede şimdi Necdet’im!
– Aşağıda, dediler yumuşak bir sesle. “Senin inmeni bekliyor!”
Necdet Koçak’ın sevgili eşi, merdivenleri üçer-beşer atlayarak aşağı indi. Dış kapının biraz ilerisinde, pencereleri demir kafesli hantal bir cezaevi arabası duruyordu. Ona, kamyonetin arka kapısını rahat bir yüzle açtılar.
Ayten Koçak birkaç adım attıktan sonra donup kaldı. Gördüklerine inanamıyordu. Gözleri kocaman kocaman açılmıştı.
– Allah’ım o, Allah’ım o, diye hıçkırmaya başladı.
İmbikten geçirilmiş gibi tertemiz Necdet Koçak’ın, o güzel, o çileli, o mümin Necdet Koçak’ın darağacından yeni indirilmiş ve daha soğumamış cesedi cezaevi arabası içinde upuzun yatıyordu.”
(Rahmetli Yavuz Bülent Bakiler beyin yazısıdır)
...
Şehitlerimize, bu toprakları vatan yapanlara, atalarımıza, Necdet Koçak'a, Yavuz Bülent Bakiler Ağabey'e, geçmişlerimize Allah rahmet eylesin.
Fatihalarla...
TEREF
(Bu yazı Mehmet Ali Kalkan beyin Facebook sayfasından alınmıştır)

