Mücahitlikten Muhacirliğe ALKAZAKLAR
Dünən, 07:44

Yıl 1948... Hasan Ağa, abisi Kıyas Bey’in sürgünden dönüşüyle birlikte kendiside Ağrıdan göç ederek, Kars’a yerleşmeye karar vermişti. Henüz ayak bastıkları bu şehirde insanlarla yeni yeni tanışıyor, çevreyi sarraf titizliğiyle tartıyorlardı. Ancak kendileri Kars’a varmadan çok önce, Hasan Ağa’nın şanı, şöhreti ve mertliği sınırları aşmış, namı Kars sokaklarında kulaktan kulağa yayılmıştı bile. 1,95 boyu geniş omuzları, dizine kadar çektiği körüklü çizmesi, elindeki kamçısı ve güzel yüzüne yakışan pala bıyıkları ile insanlar arasında göz alıcı bir şekilde ayırt ediliyordu.
Günün birinde Hasan Ağa, şehrin kalabalık kahvehanelerinden birinin kapısını araladı. İçeri girmesiyle birlikte içeride tatlı bir hareketlilik, hürmet dolu bir fısıltı koptu. Masalarda oturanlar, bu namlı yiğidi kendi yanlarında ağırlamak için adeta birbirleriyle yarışa girdi:
"Hasan Bey, bizim masaya buyur!"
"Ağam, şöyle baş köşeye geç, çayımızı şereflendir!"
Davetlerin, ısrarların ardı arkası kesilmiyordu. Hasan Ağa ise kahvehanenin kuytu bir köşesinde, tek başına oturan bir adamı gözüne kestirdi. İri yarı, uzun boylu, dizlerine kadar çekilmiş çizmeleri, elinde kamçısı ve heybetli pala bıyıklarıyla dilsiz bir heykel gibi duran bu adamın masasına doğru adımladı ve nezaketle karşısına oturdu.
O an kahvehaneye derin bir sessizlik çöktü. Az önce neşeyle el sallayan, "Bize buyur" diyen herkesin bir anda suratı asılmış, neşesi kaçmıştı. Masadaki o heybetli adam, bir süre sonra tek bir kelime etmeden, sessizce kalkıp kahvehaneyi terk etti.
Adamın kapıdan çıkmasıyla birlikte içerideki sessizlik yerini uğultuya bıraktı. Kahvedekiler hemen Hasan Ağa’nın etrafını sarıp sitem dolu bir ağızla konuşmaya başladılar:
"Yahu Hasan Ağa! Bu koca kahvede oturacak başka insan, dertleşecek başka adam bulamadın mı? Gittin tam da onun yanına oturdun!"
Hasan Ağa, insanların bu tepkisine bir anlam veremedi. Sakin ama meraklı bir sesle sordu:
"Eee, ne olmuş yani adama? Kimdir bu zat?"
Gelen cevap, kahvehanedeki soğuk havayı Hasan Ağa’nın beynine sıçrattı:
"Ağam, o adam bu şehrin genel evinin patronudur..."
Bu sözü duymak, Hasan Ağa’nın başından aşağı kaynar sular dökülmesine yetti. Namıyla, şerefiyle tanınan koca ağa birden küplere bindi; öfkesi yüzünü kızartırken, içine çöken mahcubiyet ve utanç ağırlığıyla ezildi. Kendini hışımla kahvehaneden dışarı attı.
Hırsla yürüyerek caddenin köşesindeki berber dükkanına daldı. Aynanın karşısına geçip, parmağıyla yüzünü işaret ederek gürledi:
"Berber! Al makası, benim bu bıyıklarımı hemen kes!"
Berber şaşkınlıktan donakaldı, elindeki usturayı neredeyse düşürecekti. Hasan Ağa’nın o heybetli, erkekliğin ve mertliğin simgesi olan bıyıklarına baktı:
"Aman ağam, yapma kurban olayım!" dedi ricacı bir sesle. "Bu bıyıklar kesilir mi hiç? Yazıktır, günahtır, falandır filandır..."
Hasan Ağa’nın geri adım atmaya niyeti yoktu. Aynadaki yansımasına, o gür bıyıklarına öfkeyle bakarak tarihe geçecek o sözü söyledi:
"Boş ver berber, kes gitsin! Kerhanenin kabadayıları bile yüzünde bu bıyığı taşıyorsa, bu bıyığın benim nezdimde artık ne bir hükmü ne de bir kıymeti kalmıştır!"
O gün berber koltuğundan kalkan Hasan Ağa, sadece bıyıklarını değil; namına, şerefine ve duruşuna gölge düşürebilecek her türlü benzerliği de berber dükkanının zemininde bırakarak çıkıp gitti.
Gürbüz Alkazak
Mücahitlikten Muhacirliğe ALKAZAKLAR kitabından.
TEREF

