Açlıkla Sınanan Bir Babanın 40 Yıllık Mahcubiyeti "Yunus Emre Aslında Kimdir?"
4-08-2026, 10:14

Büyük bir ulu zat, erişilmez bir alim falan değildi ilk başta. Kıtlık vurmuş çorak bir köyde, çoluk çocuğu aç bekleyen gariban bir rençberdi sadece.
Toprak çatlamış, evde un bitmişti. Mecbur kalıp Suluca Karahöyük’e, Hacı Bektaş’ın kapısına gitmeye niyetlendi. Ama büyüklerin kapısına eli boş varılmaz... Çıktı dağa, dikenlerin arasından yabani alıç topladı tek tek.
Dergâha vardı, alıçları döktü. Sordular: "Erenler der ki; nefes mi istersin, yoksa buğday mı?"
Yunus durdu. Nefes çocukların midesini guruldatmaktan kurtarmıyor ki. Evde bekleyen boğazlar var. Gözünü yere indirdi, "Buğday verin" dedi. Çuvalını tepeleme doldurdular.
Kağnıya yükledi rızkını. Yola koyuldu. Tahta tekerleğin gıcırtısı bozkırın sessizliğini yararken... birden öküzleri durdurdu.
Kendi kendine, "Sen ne yaptın?" dedi. İki günlük kursak derdi için, bir ömürlük nasibi teptin. Yüzü kızardı. Hemen çevirdi kağnıyı geri. Boynu bükük, mahcup dikildi kapıya. "Buğdayı alın, bana o nefesi verin..."
Ama iş işten geçmişti bir kere. Kilidin artık Taptuk Emre'ye verildiğini söylediler.
Yani ne diyeyim... Gidiş o gidiş. Tam kırk yıl.
Kırk yıl boyunca dağdan dergâha sırtında sadece odun taşıdı. Bir gün dayanamayıp sordular: "Yahu koca ormanda hiç mi eğri dal kalmadı, hep ip gibi düzlerini kesip getiriyorsun?"
Başını öne eğdi.
"Bu kapıdan içeri odunun bile eğrisi giremez" dedi usulca.
Şimdi herkes onu göklerde, bulutların üstünde arıyor. Hâlbuki o; sırf evlatları için düştüğü bir hatanın utancını, 40 yıl boyunca sırtında odunla taşıyan bizim köylü Yunus'tu.
İnsanın kendi eksiğini bilip susması, bazen asırlarca yankılanıyor işte.
Kızılırmak Türkü Diyarı

