HÜLAGÜ HAN'IN SOĞUK ÖFKESİ: BAĞDAT'IN YIKIMI VE "TÜRKLERİN KATLİ VACİPTİR" SÖZÜNÜN SONUCU

4-05-2026, 17:04           
HÜLAGÜ HAN'IN SOĞUK ÖFKESİ: BAĞDAT'IN YIKIMI VE "TÜRKLERİN KATLİ VACİPTİR" SÖZÜNÜN SONUCU
1258 yılındaki Bağdat Kuşatması, sadece askeri bir harekat değil; bir tarafta dünyanın gördüğü en disiplinli savaş makinesi, diğer tarafta ise miadını doldurmuş bir bürokrasinin kibri arasındaki büyük çarpışmaydı. Bu yıkımın arkasındaki asıl motor güç, Hülagü Han’ın kişisel nefreti değil, Moğol siyasi aklının kendisine ve ordusundaki Türk unsurlara karşı takınılan "dini üstenciliğe" verdiği tarihsel yanıttı.
Kibrin Diplomatik İntiharı
Hülagü Han, Bağdat surlarına dayanmadan önce Halife Mustasım Billah’a gönderdiği elçilerle aslında bir çıkış yolu sunmuştu: "Teslim ol, atalarının mirasını koru." Ancak Bağdat saraylarında yankılanan cevap, Hülagü’yü sadece bir "istilacı" olarak gören, onu ve ordusunu küçümseyen bir dildi. Halife, Hülagü’ye yazdığı mektuplarda onu Tanrı’nın gazabıyla tehdit ediyor ve İslam dünyasının birleşerek bu "vahşileri" yok edeceğini iddia ediyordu. Ancak Hülagü’yü asıl öfkelendiren, Bağdat’taki ulemanın ve siyasi çevrenin Moğol ordusu içindeki yoğun Türk nüfusunu hedef alarak yaydığı "Türklerin katli vaciptir" minvalindeki fetva içerikli söylemlerdi.
"Türklerin Katli Vacip" Sözünün Bedeli:
Hülagü Han için bu ifade, sadece dini bir görüş değil, doğrudan bir varlık savaşı ilanıydı. Ordusunun neredeyse tamamı Orta Asya’nın savaşçı Türk boylarından, Uygurlardan ve Moğollaşan Türklerden oluşuyordu. Bir Arap halifesinin, kendi ordusunun ana omurgasını oluşturan bu insanları "katledilmesi gereken kafirler" olarak yaftalaması (Aslında bu söylemlerin kökeni, 8. yüzyıldaki Emevi-Türk savaşlarına ve o dönem uydurulan "Küçük gözlü, yaygın yüzlü kavimlerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz" gibi (bazıları sahih kabul edilen, bazıları ise siyasi amaçla çarpıtılan) hadislere dayanıyordu) Hülagü için bardağı taşıran son damlaydı. Hülagü’nün gözünde bu, bir "iman" meselesi değil, bir "onur ve otorite" meselesiydi. Bağdat’ın o meşhur yağması, sadece ganimet hırsıyla açıklanamaz; bu, kendisini ve soyunu aşağılayan bir merkezin hafızasını silme operasyonuydu. Beytü'l-Hikme (Bilgelik Evi) yağmalandı; astronomi, tıp, felsefe ve matematik alanındaki paha biçilemez binlerce el yazması Dicle Nehri’ne döküldü. Nehrin günlerce mürekkepten siyah aktığı gerçeği, bir abartı değil, devrin tüm görgü tanıklarının (İbnü'l-Esir gibi) ittifakla belirttiği bir trajedidir. Katledilen insan sayısı kaynaklara göre 200 bin ile 800 bin arasında değişse de, kesin olan şudur: Bağdat, o günden sonra bir daha asla eski görkemine kavuşamadı.
Atlara Çiğnetilen Halife: Yasaya Göre Bir İnfaz
Halife Mustasım’ın ölümü, tarihteki en trajik ama bir o kadar da anlamlı infazlardan biridir. Hülagü, Halife’yi bir halıya sardırıp atlara çiğneterek öldürdüğünde, bu bir "barbarlık" gösterisi değil, Türklerden tüm Bozkır halklarına miras kalmış yasanın (Yasa) harfiyen uygulanmasıydı. Bu yasaya göre asil kan yere akmamalıydı. Hülagü, Halife’yi bu şekilde öldürerek ona hem bir "hükümdar" gibi saygı (!) göstermiş, hem de "Senin kutsallığın benim atlarımın ayakları altındadır" diyerek en ağır hakareti yapmıştır. Bu infazın bu kadar sert olmasının sebebi, Halife’nin Hülagü’nün elçilerine karşı takındığı kibirli tavır ve ordusundaki Türkleri "katli vacip" görerek aşağılamasıdır.
Türklerin İntikamı ve Tarihi Dönüşüm
İronik olan şudur: "Türklerin katli vaciptir" diyen Abbasi zihniyeti, Bağdat’ın yıkımıyla birlikte tarihe gömülürken; Bağdat’ı yıkan o Türk-Moğol unsurları, kısa süre sonra İlhanlılar çatısı altında Müslüman olmuş ve İslam dünyasının yeni koruyucuları haline gelmişlerdir. Hülagü Han, Bağdat’ı yerle bir ederek aslında sadece bir şehri yok etmedi; Arapların Türkler üzerindeki dini ve kültürel üstünlük iddiasını kılıçla kesti. Bu olaydan sonra İslam dünyasında liderlik, bir daha geri dönmemek üzere Türklerin eline geçti.
Sonuç olarak; Hülagü Han’ın Bağdat’ı yıkması ne bir tesadüf ne de sadece barbarlıktı; bu, yanlış yönetilen bir diplomasinin ve çökmekte olan bir sistemin kaçınılmaz sonuydu. "Türklerin katli vaciptir" söylemi ise, askeri olarak yenilen tarafın dini ve ideolojik olarak ürettiği son silahtı. Bugün bu metindeki gerçekler tartışılamaz; çünkü Bağdat’ın kütüphaneleri hala eksik, Abbasi hilafeti hala yok ve Türk-Arap ilişkilerindeki o kadim "Bozkırlı istilacı" korkusunun izleri hala tarih kitaplarının derinliklerinde duruyor. Hülagü, Bağdat’ı yerle bir ederken aslında yeni bir dünya düzeninin, yani Orta Doğu’da Türk-İslam hakimiyetinin (Memlükler ve ardından Osmanlılar) kanlı doğum sancısını başlatmıştı.












Teref.az © 2015
TEREF - XOCANIN BLOQU günün siyasi və sosial hadisələrinə münasibət bildirən bir şəxsi BLOQDUR. Heç bir MEDİA statusuna və jurnalist hüquqlarına iddialı olmayan ictimai fəal olaraq hadisələrə şəxsi münasibətimizi bildirərərkən, sosial media məlumatlarındanda istifadə edirik! Nurəddin Xoca
Məlumat internet səhifələrində istifadə edildikdə müvafiq keçidin qoyulması mütləqdir.
E-mail: n_alp@mail.ru