Balkanların Ateş çemberinde Pişen Bir Subay
2-06-2026, 15:44

1876 yılında o dönem Trabzon vilayetinin bir parçası olan Karadeniz dalgalarının dövdüğü Tirebolu’da,Cintaşı Mahallesi'nde gözlerini
açtı dünyaya.Annesi Kadın Hanım’ın şefkati, babası Hoca Emin Efendi’nindizinin dibinde aldığı ilk dersler, onun ruhunun mayasını oluşturdu.
Memleket sevgisiyle büyüyen bu Karadeniz delikanlısı, zekası ve azmiylesırasıyla Rüştiye ve Trabzon İdadisi’ni bitirdi. İçindeki memleket ateşi onu İstanbul’a, Harp Okulu’na taşıdı. 1901 yılının buz gibi bir Şubat gününde, genç bir Piyade Teğmeni olarak hayata ve yaklaşan fırtınalara ilk adımını attı.
Balkanların Ateş çemberinde Pişen Bir Subay
Mezun olur olmaz kendini Osmanlı’nın en sancılı bölgesi olan Makedonya’da buldu. Genç bir subay olarak Selanik ve Manastır’ın barut kokan sokaklarında, Bulgar çetecilere karşı yürütülen kanlı çatışmaların tam ortasındaydı. Hüseyin Avni, sadece emir kul bir asker değil, vicdanı ve cesaretiyle parlayan bir liderdi. Gösterdiği üstün gayretler ona Mecidiye Nişanı’nı ve Üsteğmenlik rütbesini getirdi.
Onun hürriyete olan inancı o kadar samimiydi ki,halkı uykusundan uyandırmak,onlara "hürriyet" fikrini aşılamak için kasaba kasaba, köy köy gezdi. Meşrutiyet ilan edildiğinde yüreği umutla dolsa da, siyasi çalkantılar onu ordudan uzaklaştırdı. Fakat o küsmedi; memleket tehlikedeyken evde oturamazdı. 31 Mart Vakası patlak verdiğinde arkasına bile bakmadan Hareket Ordusu’na katıldı. Ardından Bağdat’tan İzmit’e, oradan Balkan Savaşı’nın Çatalca Muharebelerine kadar nerede bir yangın varsa oraya koştu.
Kafkasya’nın Karlı Dağlarında Bir Aydın ve Kahraman
Birinci Dünya Savaşı başladığında Hüseyin Avni artık tecrübeli bir Yüzbaşıydı. Kafkas Cephesi’nde, Teşkilat-ı Mahsusa saflarında Ruslara karşı savaşırken sadece düşmanla değil, dondurucu soğukla da mücadele etti.Karlı dağlarda ayakları dondu,yatağa düştü. Ama yüreğindeki memleket aşkı öyle bir yangındı ki, ayaklarının sızısını unutup aceleyle doğruldu ve cepheye, askerlerinin başına geri döndü.
Kop Muharebeleri’ndeki kahramanlıkları kulaktan kulağa yayıldı. Komutanı Vehip Paşa onun bu adanmışlığını gördü ve kıdemini üç yıl birden yükselterek onu Binbaşılığa terfi ettirdi. Rus ihtilali sonrası doğduğu toprakları,Trabzon’u, Çayeli’ni kurtaran alayın başında o vardı.
Mondros Mütarekesi imzalanıp ordular terhis edildiğinde, Hüseyin Avni’nin içi kan ağlıyordu. Doğduğu Karadeniz’e dönmek, toprağına siper olmak istedi. Rize ve Giresun Askerlik Şubesi Başkanlığı görevlerindeyken, bölgede türeyen ve sivil halka kan kusturan Pontusçu çetelere karşı halkı örgütlemeye başladı.
Hüseyin Avni alpaslan, resmi olarak 42. Alay’ın komutasını üstlendi. Askerlik literatürüne "Topyekün Harp" olarak geçecek olan şeyin, yani bir halkın çoluk çocuk, genç yaşlı demeden toprağını savunmasının canlı anıtı oldu.
Kalemi Silahı Kadar Güçlü Bir Türkçü
Onu sadece bir asker olarak anarsak onun aziz hatırasına
haksızlık etmiş oluruz. O, siperde mermi sesleri arasında bile okuyan,düşünen ve yazan bir entelektüeldi. "Alparslan" mahlasıyla gazetelerde,dergilerde Türk kültürü, dili ve tarihi üzerine makaleler yazdı.O,cephede askerin komutanı, matbaada ise halkın aydınlatan kalemiydi.
Sakarya’da Ölümsüzlüğe Yürüyüş: Son Siper, Son Nefes
Ve takvimler 1921 yılının Ağustos ayını gösterdiğinde, Türk milletinin ölüm kalım savaşı olan Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Hüseyin Avni ve emrindeki askerler, vatanın kalbine saplanmak istenen hançere göğüs germek için Haymana’daki Mangaltepe ve Gökgöz sırtlarına konuşlandı.Muharebe
öyle şiddetli, öyle acımasızdı ki... 25 Ağustos günü başlayan o amansız taarruzda subaylar birer birer toprağa düşüyordu. 28 Ağustos günü,Gökgöz sırtlarında kahramanca çarpışırken ağır yaralandı. Haymana’daki sahra hastanesine kaldırıldı, bir bacağı kesildi. Acılar içinde kıvranırken bile aklı geride bıraktığı alayındaydı. İki gün boyunca hayata tutunmaya çalıştıktan sonra, 30 Ağustos 1921’de, tam da zafer müjdesi rüzgarları eserken ruhunu teslim etti, şehadet şerbetini içti. Vefat ettiğinde henüz 45 yaşındaydı.Arkasında bir evlat bırakmadı belki ama koskoca bir milletin geleceğini bıraktı.Komutanının raporundaki şu cümle acının ve fedakarlığın boyutunu gözler önüne seriyordu:
"Subay zayiatı çok fazladır... 42’nci Alay Kumandanlığı bir yedek teğmenin elindedir."
Ölümünden sonra 1925 yılında TBMM, onun bu destansı fedakarlığını unutmayarak ailesine Kırmızı Kurdeleli İstiklal Madalyası’nı takdim etti.O hiçbir kişisel ikbal düşünmeden, ömrünü cephelerde, çamurun, karın ve merminin içinde tüketmiş samimi bir vatan sevdalısıydı.Bugün mezarı,canını feda ettiği Haymana topraklarındadır.Adına yapılan anıt mezar,her rüzgar estiğinde bizlere vatanın hangi fedakarlıklarla kurulduğunu;bu milletin onunla neden sonsuza kadar gurur duyacağını fısıldamaktadır.
Ruhun şad olsun kahraman..
Derleme : Atatürk Ansiklopedisi

