Bir çobanın zekâsı, cesareti ve vatan sevgisi, o gece qos qoca yunan ordusunu geri püskürtdü
24-04-2026, 15:04

1921 Kurtuluş Savaşı’nın en zorlu günlerinde, Anadolu’nun kaderi ince bir çizgi üzerindeydi. O günlerde Geyve, yalnızca küçük bir kasaba değildi; adeta vatanın can damarıydı. Çünkü Anadolu’ya bağlanan demiryolu hattı buradan geçiyordu. Cephenin gerisiyle önü arasındaki bağ, asker sevkiyatı, cephane ve umut bu hat üzerinden taşınıyordu. Eğer Geyve düşerse, sadece bir toprak parçası değil, direnişin nefesi de kesilecekti.
İşte böyle bir dönemde, adı tarihin büyük sayfalarına değil ama halkın hafızasına kazınan bir adam ortaya çıktı: Çoban Mehmet.
O, ne büyük bir komutandı ne de düzenli ordunun başında bir paşaydı. Sadece dağlarda keçilerini otlatan, memleketinin halini yüreğinde taşıyan sade bir Anadolu insanıydı. Ama bazen savaşın kaderini değiştirenler, üniforma taşıyanlar değil; yüreğinde vatan sevgisi taşıyanlardır.
Yunan ordusu Geyve’ye doğru ilerliyordu. Sayıca üstündüler, donanımlıydılar ve karşılarında ciddi bir direniş görmeden ilerleyeceklerini düşünüyorlardı. Çünkü bölgedeki asker sayısı azdı. Türk kuvvetleri için zaman kazanmak hayatiydi. Her dakika değerliydi. Geyve’nin korunması gerekiyordu, yoksa demiryolu hattı tehlikeye girecek ve Anadolu’nun savunması ağır bir yara alacaktı.
Çoban Mehmet, işte bu umutsuz gibi görünen anda akıl almaz bir fikir düşündü. Elindeki tek güç, keçileriydi. Onları bir silaha dönüştürmeye karar verdi. Keçilerinin boynuzlarına çıralar bağladı. Gece karanlığı çöktüğünde o çıraları yaktı. Kendisi de eline bir meşale aldı ve sürüyü dağın yamaçlarından aşağı doğru yönlendirdi.
Karanlığın içinde, uzaktan bakıldığında bu görüntü bambaşka görünüyordu. Dağın yamacında bir anda yüzlerce, belki binlerce ışık hareket etmeye başlamıştı. Geceyi yaran bu parıltılar, aşağıdaki Yunan askerlerinin gözünde büyük bir Türk kuvvetinin taarruzu gibi göründü. Her ışık sanki elinde meşale tutan bir askerdi. Her hareket, yaklaşan büyük bir baskının işaretiydi.
Bir anda panik başladı. Yunan askerleri karşılarında sayıca çok üstün bir birlik olduğunu düşündü. Karanlık, korkuyu büyüttü. Sessizlik, hayalleri çoğalttı. Ne kadar asker vardı, kaç koldan geliyorlar, arkalarında başka birlikler var mı, bunu anlayamadılar. Ama bir şeyden emindiler: üzerlerine büyük bir kuvvet geliyordu.
Bu korku kısa sürede geri çekilme emrine dönüştü. Geyve’ye doğru yürüyen Yunan kuvvetleri paniğe kapılarak geri çekilmek zorunda kaldı. Böylece bir çobanın zekâsı, cesareti ve vatan sevgisi, o gece bir ordunun ilerleyişini durdurdu.
Çoban Mehmet’in elinde topu, tüfeği, ordusu yoktu. Ama o gece sahip olduğu şey, savaşın en güçlü silahlarından biriydi: akıl. Bazen bir cephede kazanmak için binlerce askere değil, doğru anda bulunan cesur bir fikre ihtiyaç vardır. Çoban Mehmet de bunu yaptı. Kendi imkânlarıyla, kendi toprağını savundu. Geyve’yi korudu, zaman kazandırdı ve belki de çok daha büyük bir felaketi engelledi.
Bu hikâye, Kurtuluş Savaşı’nın yalnızca cephedeki süngü savaşlarından ibaret olmadığını gösterir. Bu mücadele, köylünün, çobanın, kadının, yaşlının, gencin yani bütün bir milletin savaşıydı. Herkes elindeki ne varsa onu kullandı. Kimi silahıyla, kimi mermisiyle, kimi duasıyla, kimi de zekâsıyla direndi.
Çoban Mehmet’in hikâyesi işte bu yüzden büyüktür. Çünkü o bize, vatan savunmasının bazen bir dağın yamacında, birkaç keçiyle, gecenin karanlığında yazılabileceğini hatırlatır. Ve bazen tarihin akışını değiştirenler, en beklenmedik insanlardır.
Keşif Kuşu
TEREF

