TANRI VAR DEDİNİZ, BU BİR İLİZYON
Bu gün, 07:54

"Tanrı var" dediniz...
Önce bir fısıltıyla başladınız söze, sonra bu fısıltıyı evrenin boşluğuna çarpan bir çığlığa dönüştürdünüz. Hakikatin o ezici, o ürkütücü sessizliğinden öyle korktunuz ki, tarih sahnesinde önünüze çıkan ne kadar saçma, ne kadar fani şey varsa hepsini sırayla putlaştırıp diz çöktünüz önünde.
Kiminiz harlayıp sönen ateşe taptı, onun sıcaklığında ölümsüzlüğü aradı. Kiminiz topraktan kopardığı dilsiz, sağır taşlara tapındı; o sertlikte kendi zavallı faniliğini gizlemek ister gibi... Kiminiz her sabah doğup her akşam batan güneşe adadı ruhunu, kiminiz gecenin karanlığında kaybolup giden uzak yıldızlara el açtı. Kendinizden daha büyük bir gücün gölgesine sığınmak için gökyüzünü de yeryüzünü de putlarla doldurdunuz.
Sonra bu da kesmedi sizi. Yarattığınız o dilsiz putların sessizliği ağır geldi ruhunuza. Onunla konuşmak, sesinizi o muazzam boşlukta duyurabilmek için binlerce yıl boyunca kör bir inatla bir elçi beklediniz, yollarını gözlediniz. Göğün yarılmasını ve birinin size duymak istediğiniz o büyülü sözleri söylemesini istediniz.
Ama bu arsız açlık yine doymadı. Kendi yarattığınız mitleşmiş korkuları, ululadığınız ne kadar yalancı, ne kadar sahtekâr figür (peygamber , Şeyh Seyit vs.)varsa, hepsini kendi ellerinizle, kendi bencil arzularınızla o görünmez Tanrı’ya elçi tayin ettiniz. Kendi sesinizi kutsamak için tarihin en büyük tiyatrosunu kurdunuz; kendi yazdığınız metinleri, kendi seçtiğiniz aktörlerin ağzından göksel birer emir gibi dinlediniz. Yetmedi, o mutlak gücü kendi dilinizle konuşturmaya kalktınız. Sizin gibi kızan, sizin gibi cezalandıran, sizin gibi intikam alan bir Tanrı yarattınız; onu kendi suretinizde konuşturdunuz.
Bu da yetmedi size... Adım attığınız her yere koca koca mabetler, göğe uzanan devasa kuleler, taş saraylar dikmeye başladınız. Soruyorum size: Neden? Neden bu bitmek bilmeyen tapınma ayinleri, neden bu görkemli duvarlar?
Çünkü illa ki onunla konuşacaksınız. İlla ki o devasa sessizliğin içinde kendinize bir muhatap bulacaksınız. Neden biliyor musunuz? Çünkü insanın bitmek tükenmek bilmeyen arzuları, dipsiz bir kuyu gibi derin istekleri var. İnsan, zamanın ve mekânın ötesinde, sürekli ve kesintisiz bir var oluşun içinde olmak istiyor. Öleceğini bilmek, bir gün yok olup gitmek, bir hiçliğin karanlığına gömülmek insanın o kibirli, o devasa egosunu ölümcül bir şekilde yaralıyor. Yokluğu kabullenemiyor insan; çürüyüp toprağa karışmayı hazmedemiyor.
İşte tam da bu yüzden... Mabetleriniz de, elçileriniz de, göğe açılan elleriniz de tek bir gizli gerçeği haykırıyor aslında: İnsan, acizliğinden kaçıp Tanrı olmak istiyor. Kendini ölümsüz kılmak, evrenin merkezine oturmak ve o tahtı asla terk etmemek istiyor. Bütün bu inanç tarihi, insanın kendi faniliğine karşı açtığı ve asla kazanamayacağı o kibirli savaşın trajik bir özetinden başka bir şey değil.
Oysa dönüp de aynaya bakma cesaretini hiç gösteremediniz. Unutmayın; ne siz tanrısınız ne de gökten kitap indirdiğini iddia ettiğiniz o gölgeler birer ilah. Ortada ne ilahi bir kelam var ne de kutsal bir dokunuş. Her şey ama her şey, insanın o bitmek tükenmek bilmeyen devasa egosunun birer illüzyonu. İnsan bu acımasız yalnızlıkta kendi mabetlerini kendi inşa etti, kutsal denilen o kitapları kendi mürekkebiyle yazdı ve peygamberlerini de kendi korkularından, kendi arzularından bizzat yarattı.
Kısacası insanoğlu, kendi yarattığı masallara diz çökecek kadar zavallı, o masallarla evrene hükmedeceğini sanacak kadar kibirli bir çılgından ibaret.
Sevgilerimle,
ALİ KILIÇGEDİK

