KIRKAĞAÇLI EMİNE BÂNÛ KIRIM’DA YANAN BİR TÜRK KADINININ HİKÂYESİ 1 hissə
Bu gün, 11:24

Kırkağaç ovasına bahar erken gelirdi.
Dağlardan inen serin rüzgâr, zeytin dallarını usulca sallarken tarlaların üzerinden geçen kuşların gölgesi toprağa düşerdi.
Sabahları köy evlerinin bacalarından ince dumanlar yükselir, gün daha ağarmadan kadınlar ocaklarını yakar, erkekler hayvanlarını önlerine katıp tarlalara giderdi.
İşte Emine, böyle bir sabahın içinde dünyaya gelmişti.
Manisa’nın Kırkağaç taraflarında, toprağın kokusunu, harmanın sesini, kuyudan çekilen suyun serinliğini bilerek büyümüştü.
Henüz küçük yaşlarında bile öteki çocuklardan farklıydı.
Az konuşur, çok dinlerdi.
Bir işi eline aldı mı yarım bırakmazdı.
İnsanların yüzüne baktığında söylemediklerini anlar, büyüklerin konuşmalarından kendisine düşen dersi çıkarırdı.
Annesi onun için “Bu kızın gözleri başka görüyor.” derdi.
Babası ise kızının zekâsını, cesâretini ve ağırbaşlılığını seyrederken içinde hem büyük bir sevinç hem de sebebini bilmediği bir kaygı duyardı.
Çünkü bazı çocukların kaderi doğdukları yere sığmazdı.
Emine’nin kaderi de Kırkağaç’ın toprak yollarından başlayacak, Karadeniz’in ötesine, Kırım’ın buzlu bozkırlarına kadar uzanacaktı.
SARAYA GİDEN YOL
Günlerden bir gün İstanbul’dan gelen bir saray kalfası Kırkağaç’a uğradı.
Saray hizmetlerinde yetiştirilmek üzere zeki, becerikli ve terbiyeli genç kızlar arıyordu. Emine’yi gördüğünde onun duruşu hemen dikkatini çekti.
Emine, kalfanın karşısında korkmadan durdu.
Başını eğdi; fakat gözlerini kaçırmadı.
Sorulan sorulara kısa, açık ve doğru cevaplar verdi.
Saray kalfası, Emine’nin anne ve babasına:
“Kızınızın aklı da eli de yatkın. İstanbul’a götürürsek iyi yetişir. Saray terbiyesi görür. Geleceği açık olur.” dedi.
Anne ile baba uzun süre düşündüler.
Kızlarından ayrılmak kolay değildi.
Fakat içinde bulundukları şartlarda onun daha iyi bir hayata kavuşabileceğine inandılar. Sonunda gönülleri razı olmasa da izin verdiler.
Emine, annesine sarıldı.
Babası kızının başına elini koyup duâ etti.
Kırkağaç’tan ayrılırken geriye uzun uzun baktı.
Dağlara…
Tarlalara…
Evlerinin önündeki ağaca…
Çocukluğunun geçtiği yollara…
O gün, bir daha dönüp dönemeyeceğini bilmiyordu.
Fakat Kırkağaç’ın toprağı, kokusu ve insanları onunla birlikte İstanbul’a gidiyordu.
EMİNE’DEN EMİNE BÂNÛ’YA
Emine, Topkapı Sarayı’nda hizmete başladı.
Sarayın uzun koridorları, yüksek kubbeleri, ağır kapıları ve katı kuralları Kırkağaç’taki hayatına hiç benzemiyordu.
Burada her hareketin bir usûlü, her sözün bir zamanı vardı.
Emine kısa zamanda bu yeni hayatın düzenini öğrendi.
Çalışkanlığı, dürüstlüğü ve zekâsıyla çevresindekilerin güvenini kazandı. Ona verilen her işi büyük bir dikkatle yapıyor, dinlediği konuşmaları unutmuyor, sarayda olup bitenleri sessizce gözlüyordu.
Fakat Emine yalnızca saray terbiyesi öğrenmiyordu.
Devletin nasıl yönetildiğini, elçilerin nasıl karşılandığını, savaş haberlerinin nasıl değerlendirildiğini, sarayın içindeki bir kararın binlerce insanın hayatını nasıl değiştirdiğini de görüyordu.
Bir süre sonra Kırım’dan İstanbul’a bir elçilik heyeti geldi.
Kırım Hanlığı ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkilerin kuvvetlendirilmesi için karşılıklı hediyeler hazırlandı. Emine de saray hizmetinde yetişmiş, güvenilir ve kabiliyetli bir genç kadın olarak Kırım Hanı’nın sarayına gönderildi.
Bu yolculuk onun hayatındaki ikinci büyük ayrılıktı.
İlkinde Kırkağaç’tan İstanbul’a gelmişti.
Şimdi İstanbul’dan Kırım’a gidiyordu.
Karadeniz’in hırçın sularını aşarak ulaştığı Kırım, ona hem yabancı hem de tanıdık geldi.
Bozkırların sonsuzluğu Kırkağaç ovasını hatırlatıyor; fakat sert rüzgârları, uzun kışları ve savaş kokan havası bambaşka bir dünyanın kapısını açıyordu.
Kırım Hanı Kerim Giray, Emine’nin zekâsından, ağırbaşlılığından ve güzelliğinden etkilendi.
Onu sarayındaki sıradan bir hizmetli olarak görmedi.
Zaman içerisinde kendisine yakınlaştırdı, ardından nikâhına aldı.
Emine artık yalnızca Kırkağaçlı Emine değildi.
Han sarayında ona “Emine Bânû” denilmeye başlandı.
Bânû; hatun, hanımefendi, prenses demekti.
Fakat Emine’yi değerli kılan bu unvan değildi.
Onu asıl yükselten, güçlü irâdesi ve doğruyu gören aklıydı.
Kerim Giray, devlet işlerinde zaman zaman onun fikrini sorardı. Emine, çevresindeki insanların söylediğine değil, olayların nereye varacağına bakardı.
Hanın huzuruna gelen beyleri dinler, yüzlerindeki kaygıyı, sözlerindeki hırsı ve aralarındaki anlaşmazlığı fark ederdi.
Bir gün Kerim Giray’a:
“Devleti dışarıdaki düşman değil, içeride büyüyen ayrılık yıkar.”
dedi.
Han, bu sözün ne kadar doğru olduğunu kısa süre sonra acı biçimde görecekti.
KIRIM’IN ÜZERİNE ÇÖKEN GÖLGE
Rus tahtında II. Katerina oturuyordu.
Kırım’a göz dikmişti.
Kırım yalnızca bir toprak parçası değildi.
Karadeniz’e hâkim olmanın, Osmanlı Devleti’ni kuzeyden kuşatmanın ve Türk dünyasının bağlarını parçalamanın anahtarıydı.
Katerina, Kırım’ı yalnızca ordularıyla ele geçiremeyeceğini biliyordu.
Bu nedenle önce Kırım’ın içini karıştırmaya başladı.
Mirzalara altınlar gönderildi.
Kabileler birbirine düşürüldü.
Beyler arasında taht, makam ve servet hırsı körüklendi.
Aynı bayrağın altında duran insanlar birbirlerinden kuşkulanmaya başladılar.
Kırım’ın birliği çözülürken Rus ordusu ilerlemeye hazırlanıyordu.
Emine Bânû bu oyunu görüyordu.
Kerim Giray’a:
“Ruslar sınırlarımızdan önce gönüllerimize girdi. Altınlarıyla aklımızı, fitneleriyle birliğimizi satın alıyorlar. Birbirimize düşersek düşmana kılıç çekmeye fırsat bulamayız.”
dedi.
Fakat devletlerin çöküş dönemlerinde hakîkat en çok söylenen değil, en az dinlenen sözdür.
Kırım beylerinin bir bölümü şahsî hesaplarına, bir bölümü kabile kavgalarına, bir bölümü de Rus altınlarına teslim olmuştu.
Sonunda beklenen haber geldi.
Rus ordusu Kırım’a doğru ilerliyordu.
Kerim Giray, toplayabildiği kuvvetlerle düşmanı karşılamaya karar verdi. Karargâhını Polonya Ukraynası yolu üzerindeki Acemka taraflarına kurdu.
Keşif kolları Rus kuvvetlerinin sekiz ile on bin kişi arasında olduğunu bildirdi.
Kerim Giray’ın çevresindeki Tatar kuvvetleri başlangıçta düşmanı durdurmaya yeterli görünüyordu.
Fakat savaş başlamadan çözülme başladı.
Nogay birlikleri eski kabile anlaşmazlıklarını ortaya çıkardı.
Beyler birbirini suçladı.
Bazı birlikler gecenin karanlığında karargâhı terk etti.
Sabah olduğunda Han’ın yanında yalnızca birkaç yüz serdengeçti ve az sayıda sadık asker kalmıştı.
Gelecek Osmanlı yardım kuvvetini beklemek için vakit yoktu.
Kerim Giray geri çekilmek zorunda kaldı.
Emine Bânû’ya:
“Burada kalamayız. Rus ordusu yaklaşıyor. Benimle gelmelisin.”
dedi.
Emine uzun süre Han’ın yüzüne baktı.
Sonra başını iki yana salladı.
“Ben gelmeyeceğim.”
Kerim Giray şaşırdı.
“Bu bir ricâ değil, Emine. Burada kalırsan ölürsün.”
Emine sakin bir sesle cevap verdi:
“Gidersem de her gün ölürüm.”
“Yirmi kişiyle, yüz kişiyle ne yapabilirsin?”
“Bir orduyu yenemem. Fakat onu durdurabilirim.”
Han, Emine’yi iknâ etmeye çalıştı.
Fakat Kırkağaçlı kadının kararı kesindi.
“Bu canı yalnız yaşamak için taşımıyorum. Vatanın ona ihtiyacı olduğu gün vermek için taşıyorum.”
Kerim Giray çaresizce geri çekildi.
Emine Bânû ise karargâhtan ayrılan askerlerin önüne çıktı.
“BEN KALIYORUM!”
Kaçan askerlerin karşısına dikildi.
Sesi bozkırda yankılandı:
“Allah için, din için, vatan için kalınız!”
Askerlerin bir bölümü başını öne eğdi.
Bir bölümü onu duymamış gibi yaptı.
Emine sesini daha da yükseltti:
“Ben bir kadın olduğum hâlde kalıyorum. Siz neden korkup kaçıyorsunuz?”
Yüzlerce asker yoluna devam etti.
Fakat yirmi sipahi durdu.
Bunlar savaşlardan geçmiş, ölümü defalarca görmüş serdengeçtilerdi. Emine’nin sözlerinde yalnızca cesâret değil, kendilerinin unuttuğu bir şeref duygusu bulmuşlardı.
Sipahilerin ileri gelenlerinden biri atını Emine’nin yanına sürdü:
“Hatun, biz kaldık. Fakat yirmi kişiyle binlerce Rus askerine nasıl karşı koyacağız?”
Emine bozkıra baktı.
Uzaklarda Acemka’nın evleri, köyleri, ambarları ve depoları görünüyordu.
“Onlarla meydan savaşına girmeyeceğiz.”
“Ya ne yapacağız?”
“Düşmanın yaşayabileceği her şeyi yok edeceğiz.”
Sipahiler şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.
Emine devam etti:
“Ruslar buraya geldiklerinde yiyecek bulacaklarını sanıyorlar. Hayvanlarına yem, askerlerine ekmek, ordularına cephane, kışın ortasında barınacak ev bulacaklarını düşünüyorlar. Bunların hiçbirini bulamayacaklar.”
Sipahi kumandanı:
“Bu şehirleri ve köyleri yakmak mı demektir?”
diye sordu.
Emine’nin yüzü kederle sertleşti.
“Evet.”
“Buralar bizim.”
“Düşmana bırakırsak artık bizim olmayacak.”
“İnsanlar ne olacak?”
“Önce onları çıkaracağız. Taşıyabildiğimiz erzakı halka vereceğiz. Geri kalan ne varsa yakacağız. Düşmana bir lokma ekmek, bir avuç yem, bir tek kurşun bırakmayacağız.”
Bu kolay bir karar değildi.
Bir insanın kendi toprağını, kendi evini, kendi ambarını ateşe vermesi; düşmana ateş etmekten daha ağırdı.
Fakat Emine Bânû biliyordu.
Bazen vatanı korumak, taşını toprağını değil, geleceğini kurtarmaktır.
KIZIL GECELER
Yirmi sipahiyle birlikte harekete geçtiler.
Önce Acemka’daki halk uyarıldı.
Kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlar güvenli bölgelere gönderildi.
Ambarlardaki erzak mümkün olduğu kadar halka dağıtıldı.
Taşınamayan yiyecekler döküldü.
Silâh ve cephane depoları ateşe verilmek üzere hazırlandı.
Güneş batarken ilk alev Acemka’dan yükseldi.
Ardından çevredeki köyler birer birer kızıl birer meşaleye dönüştü.
Gökyüzü, gecenin karanlığında kan rengine büründü.
Cephanelikler patladıkça yer sarsılıyor, bozkırın sessizliği gök gürültüsünü andıran seslerle parçalanıyordu.
Emine Bânû günlerce uyumadı.
Bir köyden diğerine at sürdü.
Kimi zaman eline meşaleyi aldı.
Kimi zaman barut fıçılarını taşıdı.
Kimi zaman korkuya kapılan insanları tesellî etti.
Bir köylü kadın, evinin yanışını seyrederken ağlayarak:
“Hatun, bu ev babamdan kaldı.”
dedi.
Emine onun elini tuttu.
“Biliyorum.”
“Şimdi nereye gideceğiz?”
“Bugün evimizi yakıyoruz ki yarın vatanımızı yeniden kurabilelim. Rus burada yerleşirse ne evimiz kalır ne de dönecek toprağımız.”
Kadın gözyaşlarını sildi.
Sonra kendi evine uzanan meşaleyi Emine’nin elinden aldı.
“Öyleyse kendi elimle yakarım.”
O gece yalnızca evler yanmadı.
Korku da yandı.
Çaresizlik de yandı.
Kendi kaderini başkalarının eline bırakma düşüncesi de yandı.
ardı var
Sefer Yağcızeybek

