VE TURNALAR ŞAHİTTİR Kİ...
Bu gün, 07:14

Hünkâr…
Bu kelimenin heybetinde saray kokusu var.
Zemheride parıldayan tahtlar, fani saltanatlar var.
Buyruk veren bir sultanın gölgesinde, başı öne eğilen mahzun insanlar var.
Ama Anadolu öyle bir zata “Hünkâr” dedi ki onun ne sırça sarayı vardı ne mermer tahtı.
Ne kılıç kuşanmış ordusu vardı ne altın dolu hazinesi.
Onun saltanatı mülke değil, canevine kurulmuştu.
Onun tahtı, vahdet aynası olan insan gönlüydü.
O, Horasan pirlerinin nefesiyle sırlanan Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’ydi.
Anadolu’nun ateşten geçtiği, en çalkantılı çağlarından birinde geldi bu topraklara.
Selçuklu’nun çerağı sönüyor, Moğol kasırgası sadece ekinleri değil, umutları da eziyordu.
O, Horasan’dan fırlatılan bir kor gibi, güvercin donunda süzülüp Sulucakarahöyük’ün bağrına düştü.
Zulmün kartallarına karşı mazlumun güvercini oldu.
Bir saray dikmedi.
Zahiri yıktı, batını kurdu.
Bir Rıza Şehri’nin kapısını açtı.
İnsanları önünde kul etmek yerine, kâinatın gözbebeği olan insanda Hakk’ın tecellisini gördü.
Korkunun kırbacıyla değil, marifet kapısının aşkıyla hükmetti.
Zaten bu yüzden taç sahipleri toprağa girince saltanatları bitti. Hacı Bektaş’ın çerağı ise o sırlandıktan sonra daha da gür yandı.
Çünkü onun başında dünya tacı yoktu; elifî külahı vardı.
Kılıcı yoktu; Zülfikar misali keskin sözü vardı.
Hazinesi yoktu; eyvallah diyen tertemiz bir vicdanı vardı.
Yüzyıllar aktı…
Onun nefesi Anadolu’dan Balkanlar’a ulaştı. Yeniçeri Ocağı’nın manevi dünyasında adı Hünkâr oldu.
Balkanların yeşil tepelerinden Akdeniz kıyılarına kadar nice derviş bu pınardan içti.
Alevi-Bektaşi yolunun sönmez ocağı, deyişlerin teli, nefeslerin dili oldu.
Ve Anadolu, bu sessiz ummana sıradan bir sıfatı layık görmedi.
Ona "Hünkâr" dedi.
İşin asıl sırrı da burada.
Tarih sahnesinden nice hünkârlar, nice şahlar geçti.
Mühür bastılar.
Ferman buyurdular.
Ordular yürüttüler.
Kan döküp kaleler fethettiler.
Sonra tahtlarından indirildiler; sarayları sessiz birer müzeye, adları tarih sayfalarında kuru birer satıra dönüştü.
Hacı Bektaş’ın ise haritada fethettiği tek karış toprak yoktu.
Ama yedi asırdır, yedi iklimden gelen milyonlarca Can, onun eşiğine “Ya Hû” diyerek baş koyuyor.
Çünkü bazı saltanatların sınırlarını haritalar çizmez, aşk çizer.
Bazı tahtlar mermerden yontulmaz, gönülden kurulur.
Bazı hükümdarlıklar kılıçla teslim alınmaz; rızalıkla kazanılır.
Onların yurdu, İnsan-ı Kâmil’in kalbidir.
İşte Pir’in azameti tam da burada.
İnsanın insana zulmettiği bir karanlıkta merhametin yeşil dalı, cehalete karşı ilim kapısı, kibre karşı toprak gibi tevazu oldu.
Ona atfedilen o söz boşuna yedi asırdır dilden dile dolaşmadı:
“İncinsen de incitme.”
Bir padişahın ağzından çıksa belki tebaasına verilmiş bir öğüt olarak kalırdı.
Hacı Bektaş’ın nefesiyle söylenince Dört Kapı Kırk Makam’ın harcına, kalbin anayasasına dönüştü.
Çünkü gerçek hünkârlık, insanları kendine kul etmek değil; ten libasını değiştirdikten yedi yüz yıl sonra bile canları sözünün önünde dara durdurabilmektir.
Anadolu ona “Hünkâr” dedi.
Ve turnalar şahittir ki…
Zaman nice hükümdarı unuttu; Hünkâr’ı unutmadı.
Sedat Kaya

