Kurmaca İdris-i Bitlisi katliamcı İdris’e karşı: Anadolu’da Türkmen kırımı ve İdris’in itirafları
Bu gün, 08:15

Şahin Filiz yazdı…
Tarih, bazen muktedirlerin sofrasında ikbal arayanların yazdığı bir propaganda broşürüdür; bazen de cellatların kaleminden dökülen bir suç mahalli tutanağıdır. Bugün Türkiye’de belirli siyasi ve dini odaklar tarafından “Kürt-Türk kardeşliğinin büyük mimarı”, “Mevlâna sıfatlı hikmet ehli” ve “Osmanlı’nın Doğu’daki kutbu” olarak pazarlanan İdrîs-i Bidlîsî (1457-1520), aslında Anadolu’nun bin yıllık toplumsal dokusuna “mezhepçilik ve nefret” tohumlarını eken baş aktördür. Onu barışçıl bir figür olarak sunanlar, bizzat Bidlîsî’nin gururla yazdığı, Yavuz Sultan Selim’e ithaf ettiği ve katliamları büyük bir “devlet başarısı” olarak sunduğu Selim Şah-Nâme’deki kan donduran satırları halktan gizlemektedirler.
Hicabi Kırlangıç tarafından hazırlanan ve Türkçemize çevrilen İdrîs-i Bidlîsî – Selim Şah-Nâme adlı eser, Osmanlı tarih yazıcılığında Yavuz Sultan Selim dönemini (1512-1520) bizzat olayların içinde yaşamış bir devlet adamı ve müşavirin kaleminden aktaran en önemli birincil kaynaklardan biridir.
Gelin, İdrîs-i Bidlîsî’nin kendi sesinden; Anadolu Türkmenlerini nasıl “kötü otlar” olarak görüp biçtiğini, çocukları nasıl köle pazarlarına gönderdiğini ve bu kırımın lojistiğini nasıl kurduğunu sayfa sayfa belgeleyelim.
ANLATILAN İDRÎS: ‘BİLGE MEVLÂNÂ’ MİTİ
Resmi anlatıda ve muhafazakâr tarihçilikte İdrîs-i Bidlîsî, II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim dönemlerinin en parlak zekâlarından biri olarak sunulur. Bursalı Mehmed Tâhir, onu, Osmanlı Müellifleri’nde göklere çıkararak “Mevlânâ” ve “Hakîmeddin” (Dinin Bilgesi) lakaplarıyla anar (Bursalı Mehmed Tâhir, s. 25). Hoca Sadeddin Efendi, Tâcü’t-Tevârih adlı eserinde onu “müderris” ve ” ilimlere vakıf” biri olarak betimlerken, onun diplomasi yeteneğinin Osmanlı’nın doğu sınırlarını emniyete aldığını vurgular (Hoca Sadeddin, C. II, s. 566). Modern dönemde ise Mehmet Bayraktar gibi isimler, Bidlîsî’yi “Türk-Kürt kardeşliğinin mimarı” olarak tanımlayarak, onun mezhepçi yönünü “devletin bekası için zaruri bir operasyon” parantezine alarak yumuşatır (Bayraktar, s. 3).
İdrîs-i Bidlîsî’nin Rolü:
İdrîs-i Bidlîsî, sadece bir tarihçi değil, aynı zamanda Yavuz Sultan Selim’in Doğu siyasetinin mimarlarından biridir. Akkoyunlu sarayından gelme tecrübesiyle, bölgedeki Kürt aşiretlerinin Osmanlı safına çekilmesinde diplomatik bir köprü görevi görmüştür. Eserde kendisinden sık sık “ben fakir”, “davetçi kul” olarak bahseder ve askeri harekatların öncesinde yapılan istişarelerde padişaha sunduğu raporları aktarır.
GERÇEK İDRÎS: OPERASYONEL BİR CELLAT VE FİŞLEMECİ
Oysa Selim Şah-Nâme’nin sayfalarını çevirdiğinizde karşınıza bir âlimden ziyade, düşman ilan ettiği topluluklara karşı nefret dili kusan bir propaganda memuru çıkar. Bidlîsî, eserinin daha giriş sayfalarından itibaren nefret diliyle kalemini sivriltir. Ona göre Anadolu’nun öz evlatları olan Türkmenler (Kızılbaşlar), birer insan değil, “mülhit”, “zındık”, “sapık” ve “köpektir”.
Kızılbaşlara Yönelik Bakış Açısı:
Eserin dili, dönemin ideolojik ve dini çatışmasını yansıtacak şekilde oldukça serttir. Bidlîsî, Kızılbaşları (Safevi taraftarı Türkmenleri) “mülhit” (dinden çıkmış), “zındık”, “sapık” ve “şer ehli” olarak nitelendirir. Yapılan askeri operasyonları ve infazları bir “temizlik” ve “dinin ihyası” olarak meşrulaştırır.
Katliam ve Siyaset
Eserde, Anadolu’da Safevi nüfuzunu kırmak amacıyla yapılan sistemli kıyımlar saklanmamakta; aksine bir devlet başarısı ve dini vecibe olarak sunulmaktadır. Özellikle Çaldıran Seferi öncesinde Anadolu’da yapılan “Kızılbaş teftişi” ve sonucunda gerçekleşen kitlesel katliamlar, dönemin hukuki altyapısı (fetvalar) ile birlikte detaylandırılır. Yazar (İdris-i Bitlisi), bu kitlesel ölümlerin “fitneyi kökünden kazımak” için gerekli olduğunu savunur.
Sistemli Fişleme: “Yedi Yaşından Yetmişine Kadar”
Bidlîsî’nin en karanlık yüzü, katliamdan önceki “idari fişleme” sürecinde ortaya çıkar. Sayfa 168’deki şu satırlar, tarihin gördüğü en sistemli inanç kırımının delilidir:
“Padişahın şu hükmü yöneticiler adına gönderildi: Hiç beklemeden, her yörede Kızılbaş taifesinden kim varsa ve nerede bulunuyorsa, üç atasına dek bu Safeviye şeyhlerinin üç tabakasına inanan müritlerden iseler… yedi yaşından yetmişine kadar hepsini yazsınlar ve yüce divana arz etsinler.“
Bu, sadece bir sayım değil, bir imha listesi hazırlığıdır. Bidlîsî bu süreci büyük bir soğukkanlılıkla ve “dinin bir gereği” olarak takdim eder. “Yedi yaşından yetmişine kadar” ifadesi, kırımın masum çocukları da kapsadığının açık kanıtıdır.
SAYFA 175: ‘KİN ORAĞI’ İLE 40 BİN KİŞİLİK BİLANÇO
İdrîs-i Bidlîsî hayranlarının “mübalağa” diyerek geçiştirmeye çalıştığı, ancak tarihin tozlu raflarından fırlayan o meşhur katliam itirafı 175. sayfada tüm çıplaklığıyla durmaktadır:
“Yazıcılar isimleri deftere kaydedince yaşlı ve gençlerden oluşan kayıtlıların sayısı kırk bin oldu… Bu öldürülenlerin sayısı hesaplanan kırk bini de aştı.“
Bidlîsî, bu katliamı meşrulaştırmak için kullandığı metaforla gerçek zihniyetini ele verir:
“Anadolu’da şeriat gelenekli nalların yerinde kötü otlar bittiğinden düzeni sağlamak için tam adaleti gözetip araştırarak din bahçesinden kötü otları kin orağı ve kılıcıyla biçmek Şah’a (Yavuz) vacip oldu.“
Kendi dindaşını, kendi dilini konuşan köylüsünü “kötü ot” olarak görüp “kin orağıyla biçen” bir adamı “bilge” diye pazarlamak, maktulün hatırasına ve Anadolu’nun tarihine ihanettir.
TÜRKMENLERE YÖNELİK İNSANLIK DIŞI DİL
Bidlîsî, katliamını meşrulaştırmak için düşmanlaştırdığı kitleye karşı sistematik bir aşağılama dili kullanır. Bu, modern savaş hukukunda “dehumanizasyon” (insanlıktan çıkarma) denilen taktiğin ta kendisidir:
Sayfa 314: “Köpek Kızılbaş birer birer öldürüldü… Onların taçlarıyla ovada lale bahçesi oluştu, başlar yere zelil bir şekilde düştü.” Bu ifadeler, dökülen kanın kırmızılığını “lale bahçesi” olarak betimleyen sadistçe bir yaklaşımın en vahşi ve en acımasız örneğidir.
Sayfa 333: “Aşağılık fırkanın hezimete uğrayıp yenilmesi…”
Sayfa 353: “alçak köpeklerin… o mekruh güruha saldırdılar.”
Bidlîsî’nin bu dili, Anadolu’daki toplumsal barışın temeline yerleştirilmiş bir dinamittir. Rıza Zelyut bu durumu, Bidlîsî’nin “Kürt beylerine imtiyaz koparmak için Anadolu Türkmenlerini ateşe atması” olarak yorumlar (Zelyut, 2011).
İHANETİN VESİKASI: KADIN VE ÇOCUKLARIN KÖLE OLARAK SATILMASI
Bidlîsî’nin “insanlık” ve “âlimlik” iddiasını çürüten en ağır satırlardan biri de 457. sayfada yer almaktadır. Turhal Kalesi çevresindeki Celâli (Türkmen) ayaklanması bastırıldıktan sonra ele geçirilen halka yapılan muameleyi şöyle anlatır:
“Onların çocuk ve kadınlarını bazı Dulkadirli gâziler esir olarak aldılar… Alimlerin fetvaları gereğince kâfir hükmüne tâbi tutulup Trabzon’a ve çeşitli beldelere köle olarak götürüp sattılar.“
Kendi ülkesinin kadınlarını ve çocuklarını, siyasi muhalif oldukları için “kâfir” ilan edip köle pazarlarında sattıran bu zihniyet, bugün hangi “İslami” veya “insani” değerle savunulabilir? Bu satırlar, Bidlîsî’nin kaleminden dökülen en utanç verici itiraflardan biridir.
DOĞU SİYASETİ: MEZHEPÇİ BİR DUVAR ÖRMEK
Bidlîsî’nin başarısı olarak sunulan Kürt aşiretlerinin Osmanlı’ya bağlanması, aslında Anadolu’nun doğusu ile batısı arasına çekilmiş mezhepçi bir settir. Sayfa 287-289’da, Kürt aşiretlerini “Kızılbaş mülhitlere karşı” nasıl silahlandırdığını ve onları Osmanlı adına nasıl birer tampon güce dönüştürdüğünü detaylandırır. Faruk Sümer, Osmanlı’nın bu dönemde kendi asli unsuru olan Türkmenlere sırt çevirdiğini ve Bidlîsî gibi figürlerin etkisiyle “milli karakterini kaybeden mezhepçi bir devlete” dönüştüğünü vurgular (Sümer, 1976).
ÇALDIRAN SONRASI İNFAZ AYİNLERİ
Zafer sonrası yaşananları Bidlîsî bir bayram havasında anlatır. Sayfa 236‘da savaş alanındaki ölümleri kutsar: “O mülhit topluluğun… orta hallilerine hayat suyu yerine zehirli kılıcın şarabını içirerek yokluk ve helak şerbetini tattırdılar.”
Bu ifadeler, Bidlîsî’nin savaşı sadece askeri bir olay olarak değil, düşman ilan ettiği kitlenin bütünüyle yok edilmesi gereken bir “arınma ayini” olarak gördüğünü kanıtlar.
Kızılbaş Katliamı ve Kıyımlarına Dair Satırlar
Eserde “Kızılbaş” adı altında gerçekleştirilen operasyonlar, sürgünler ve öldürmelerle ilgili öne çıkan kısımlar şunlardır:
Sayfa 109: (Fihrist bölümü) “II. Dokuz yüz on dokuz yılının olayları: …Kızılbaş topluluğunun katliamına hükmedilmesi.”
Sayfa 123: Şah Kulu başkaldırısı sonrası Anadolu’da iki taraftan elli bini aşkın insanın öldürüldüğünün zikredilmesi.
Sayfa 153-154: Mülhit Kızılbaş taifesinin ortadan kaldırılmasının diğer kâfirlerle (Macar, Venedik vb.) savaşmaktan daha öncelikli ve önemli olduğuna dair ulemanın ittifakla verdiği fetvalar.
Sayfa 168: Padişahın, Anadolu’daki yöneticilere gönderdiği kesin emir: “Kızılbaş taifesinden kim varsa ve nerede bulunuyorsa, üç atasına dek bu Safeviye şeyhlerine inananların… yedi yaşından yetmişine kadar hepsini yazsınlar ve yüce divana arz etsinler.”
Sayfa 169: “Onları bulduğunuz yerde öldürün” ayetine dayanılarak “onlardan büyük bir kitle öldürüldü” ifadesi: “Onları yakaladığınız yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Harâm civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de orada onlarla savaşmayın. Şayet sizinle savaşmaya kalkışırlarsa o zaman onları öldürün…”. Bakara Suresi, 191) ve “Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, kuşatın ve onları her geçit yerinde gözetleyin…” (Tevbe Suresi, 5)
Sayfa 175: Katliamın detayları: “Yazıcılar isimleri deftere kaydedince yaşlı ve gençlerden oluşan kayıtlıların sayısı kırk bin oldu. …Bu öldürülenlerin sayısı hesaplanan kırk bini de aştı.” Aynı sayfada “din bahçesinden kötü otları kin orağı ve kılıcıyla biçmek Şah’a (Yavuz’a) vacip oldu” ifadesiyle katliamın savunulması. 16. Yüzyılda Şah, Fars dilinde “hükümdar”, “padişah”, “lider” anlamında hem Yavuz Selim hem de Şah İsmail için kullanılmaktadır. Burada kastedilen Şah, Şah İsmail değil, Sultan Selim’dir.
Sayfa 209: Çaldıran savaşı sonrası: “Bazı esir düşmanların katlini ve kara şöhretli Kızılbaş askerlerinin boyunlarının vurulmasını emretti.”
Sayfa 234: Zafer sonrası esirlerin durumu: “Kızılbaş esirlerin bazısının öldürülmesi, bazısının da hapsedilmesi…”
Sayfa 236: Savaş meydanındaki infazlar: “O mülhit topluluğun adsız sansız âsilerinin ve tâbilerinin orta hallilerine hayat suyu yerine zehirli kılıcın şarabını içirerek yokluk ve helak şerbetini tattırdılar.”
Sayfa 337: Mardin’in fethi sonrası: “Beylerbeyi, kalede sağ kalanların tamamını intikam kılıcından geçirdi ve başlarını… dergâha gönderdi.”
Sayfa 455: Anadolu’daki takibatın devamı: “Araştırma sonucunda şerefli şeriata göre yaklaşık kırk bin kişi tespit edilip hepsi siyaset kılıcına arz edilmişti.” (Bu rakam muhtemelen genel operasyonun toplamına atıftır).
Sayfa 457: İsyana katılanların sonu: “Gereğince kâfir hükmüne tâbi tutulup Trabzon’a ve çeşitli beldelere köle olarak götürüp sattılar.”
Eser, İdrîs-i Bidlîsî’nin kendi ifadesiyle; Anadolu’da Safevi ideolojisine bağlı Türkmen nüfusunun sistemli bir şekilde fişlendiğini (defterlere kaydedildiğini), bu sayının 40.000’i aştığını ve bu kişilerin devletin bekası için “siyaseten” ortadan kaldırıldığını kanıtlayan en net tarihi vesikadır. Bidlîsî bu süreci “kötü otların temizlenmesi” (Sayfa 175) olarak niteleyerek Yavuz Sultan Selim’in politikasını tamamen desteklemiştir.
BİR SUÇ MAHALLİ TUTANAĞI OLARAK SELİM ŞAH-NÂME
“Anlatılan İdrîs-i Bidlîsî”, Osmanlı’yı tahkim eden bilge bir kimsedir. Ancak “Gerçek İdrîs-i Bidlîsî”, bizzat kendi yazdığı Selim Şah-Nâme’deki itirafları ışığında;
Anadolu Türkmenlerini 7 yaşından 70’ine kadar fişleyen bir istihbaratçıdır (s. 168).
40 bini aşkın insanın kanını “kin orağıyla” biçen katliamın baş teorisyenidir (s. 175).
Öldürdüğü insanların eşlerini ve çocuklarını köle pazarında sattıran bir zihniyettir (s. 457).
Anadolu’nun kadim kardeşliğini “mezhepçilik” üzerinden parçalayan bir ideologdur.
Tarihi doğru okumak, celladı “evliya” sanmaktan kurtulmanın ilk adımıdır. Selim Şah-Nâme, bu kırımın ilk elden yazılmış en çıplak belgesidir ve bu belgenin her sayfasında Anadolu Türkmenliğinin kanı ve gözyaşı vardır.
Bugün Güneydoğu Anadolu’yu Türkiye’den koparmak amacını güden dış ve iç düşmanlar kurmaca İdris üzerinden PKK terör örgütünü peyda etmişlerdir. PKK terörünün kökenlerini, Bitlisi’nin bu ayrımcı, mezhepçi ve ırkçı politika ve uygulamalarına kadar götürmek mümkündür. 6 ila 9 milyon nüfusa sahip Anadolu’da 40.000’, aşkın Türkmenin katledilmesi demek, tüm Anadolu nüfusunun %0,7’sine karşılık gelir. Bununla birlikte, bu eski tarihlerde “40 bin”, “12 bin”, “70 bin” gibi rakamlar çoğu zaman kesin bir sayımdan ziyade “çok büyük bir kalabalık” veya “çok fazla kişi” anlamında edebi bir mübalağa (abartı) olarak kullanılırdı. Halil İnalcık ve Erhan Afyoncu gibi bazı tarihçiler, o dönemin lojistik ve idari şartlarında bu kadar kısa sürede bu kadar büyük bir kitlesel infazın fiziksel olarak çok zor olduğunu savunur. Rakamlar ne olursa olsun, sayılara sığmayacak bir katliam uygulandığı bir gerçektir ve o dönemlerde Anadolu nüfusunun %90’ı Türk’tür. Yavuz’un bu mezhepçi-etnikçi siyasetinin sonucu olarak başlatılan politik baskılar sonucunda Türkmen nüfusun en yoğun olduğu bölgelerimizden Güneydoğu, “Türksüzleştirme” faaliyetlerine açık hale getirilmiştir. Bugün birileri için bebek katili nasıl ‘kurucu önder’ diye piyasaya sürülüyorsa, dün de Yavuz’un ‘kurucu önderi’ İdris-i Bitlisi piyasaya sürülmüştür. Bu iki yıkıcı “önder”in ortak yanı, Kürtleri Türk’e karşı kullanmak; iki kardeşi birbirine düşmanlaştırmak olmuştur.
KAYNAKÇA
İdrîs-i Bidlîsî, Selim Şah-Nâme, Hazırlayan: Hicabi Kırlangıç, Hece Yayınları, Ankara, 2016.
İdrîs-i Bidlîsî, Heşt Behişt, Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya Bölümü, No: 2338. (Özellikle Osmanlı ideolojisinin kurgulanışına dair temel eser).
Bursalı Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri, Cilt I-III, İstanbul, 1331.
Hoca Sadeddin Efendi, Tâcü’t-Tevârih, Cilt II, İstanbul, 1279.
Kâtip Çelebi, Keşfu’z-Zunûn, Cilt I, Nşr. Şerefeddin Yaltkaya, İstanbul, 1945.
Mehmed Süreyyâ, Sicill-i Osmânî, Cilt I, İstanbul, 1314.
Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Türk Tarih Kurumu (TTK), Ankara, 1976.
Rıza Zelyut, Yavuz Sultan Selim: Anadolu’da Türk Kıyamı ve İdrîs-i Bitlisî, Kripto Yayınları, İstanbul, 2011.
İsmail Onarlı, Şah İsmail ve Anadolu Tahribatı ve İdrîs-i Bitlisî, Can Yayınları, 2004.
Mehmet Bayrakdar, Bitlisli İdris, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.
Nejat Göyünç, XVI. Yüzyılda Mardin Sancağı, TTK, Ankara, 1991.
Ahmet Uğur, The Reign of Sultan Selim I in the Light of the Selim-nâme Literature, Ankara, 1973.
Zebîhullah Safâ, Muhtasarî der Târîh-i Tahavvul-i Nazm u Nesr-i Pârsî, Tahran, 1373. (Bidlîsî’nin dilindeki nefretin edebi kökenleri üzerine)

