KADIZADELER

Bu gün, 10:04           
KADIZADELER
XVII. yyılda ortaya çıkan, Osmanlı Tarihinde “Kadızadeler” diye anılan ve halk arasında “Fakılar” diye bilinen bir grup aile vardır ki, Türk tarihinde devlette en uzun süre hâkimiyet kuran sözde dini hareket; gericiliğin, vurgunculuğun, rüşvetçiliğin temsilcisi idiler. Her türlü yeniliğe karşı çıkmaları yanında, düşündükleri ile yaptıkları arasında büyük zıtlıklar vardı. Kadızadeler, sırtlarını saraya ve diğer devlet adamlarına dayadıklarından, görevlerin alınıp satılmasını yürütüyorlar, devlet atamalarında önemli ölçüde rüşvet alıyorlar, rüşvete de karşı çıkmıyorlardı.
Avrupa’da, matbaa bulunalı yüz yıldan fazla olmuş, Osmanlı matbaayı getirmek şöyle dursun, devlet, Kadızadeler ve yandaşları gericiler yüzünden 500-600 yıl önceki zamanlardan bile geriye gidiyordu. Avrupa’da matbaanın bulunuşu ile, bilimin yayılmasındaki önemi kavrandığı için, matbaa ustaları her yeri dolaşıyor, şehir şehir, kasaba kasaba matbaalar kuruluyor, Avrupa böylece bilim ve sanatlarda ilerleyerek aydınlanma çağını yaşıyordu. Avrupa bilim ve teknolojide hızla ilerlerken, Osmanlı tek Türk’ün yaşamadığı Yemen’den Viyana’ya kadar uzak ülkeleri, sadece yağmalamak için fetih peşinde idi ve Osmanlı, “şeriat, günah” baskıları altında gericiliğin batağına saplanıyordu.
İşte bu Kadızadeler gibi gerici çıkış ve baskılar yüzünden Osmanlı, 600 yıllık saltanatlarında 9.,10., Ve 11. yüzyıldaki bilimde atılımlı yıllarını yaşayamamış, adeta daha da geriye gitmiş. O devirlerin bilim adamları ayarında bir Battani (858-929), İbni Sina (980-1037), Cabir Bin Hayyam (721-805), Sabit Bin Kurra (?-901), İbni Rüşd (1126-1198), Ömer Hayyam (?-1127), İbni Haysem (965-1051), Razi (864-925) Beyruni (973-1051) vb nice çağdaşları gibi İslam bilim adamlarını çıkaramamıştır.
Öyle ki Kadızadeler cinayet işliyorlar, rüşvet yanında, daha başka utanç verici işler yapanları da bulunuyordu. Örneğin şu utanç verici iğrenç örneğe bir bakalım: Kadızadelerden bir zengin, konağında yetişen bir oğlanla fiili livata halindeyken, onun beline ipek bir uçkur taktığını görünce, “Şu haram kuşağı çıkar. Vücuduma değiyor, günaha giriyorum”, diyerek günah olanın yaptığı utanmazlık değil de, ipek giymek olduğunu söylemiştir… Akımın “Kadızadeliler” adını alması, bu anlayışı oluşturan kişinin adından gelmektedir.
“Kadızade” adını, Balıkesir’de kadılardan doğan Mehmet Mustafa Efendi (1582–1635)den almışlardır. Kadı zadeler zaman zaman devlet ileri gelenlerini baskı, rüşvet, tehdit ederek çıkar sağlarlarmış. XVI. yyılda 150 yıl devlete el altından hükmetmişler, Osmanlı yönetiminin çıkarlarına uygun düşen yenilikçi düşünceleri değil, gerici düşünce ve eylemlerini kollama siyaseti, bir devlet siyaseti olarak toplumu şartlandırıyorlardı. Kadızadelerin hâkim olduğu bu süreç içinde devlet yönetimi, bu gerici aileler yüzünden çok büyük zaafa uğramış, devlet, bilim ve sanatta çok geri kalmıştır. Kadızadeler müspet ilimlerin, bu arada matematiğin öğrenilmesini; ezanın, Kuran’ın, kelime-i şahadetin makamla okunmasını; tarikatçıların devran ve sema yapmalarını, sigara ve kahve içilmesini; peygamberin ana babasının imanlı olduğunun söylenmesini; peygamber zamanından sonra ortaya çıkan uygulamaların sürdürülmesini, kabirleri ziyaret etmeyi; Hz. Hüseyin’i şehit ettiren Yezit’e lânet etmeyi; el öpmeyi ve selâm alırken eğilmeyi, bıyığı kırpıp küçültmeyi, kaşıkla yemek yemeyi vb. gibi olayları dinsizlik sayıyordu.
“….Kadızadelerin ele aldığı ilk mesele müspet ilim ve matematik okumanın caiz olup olmaması” idi. Osmanlının Kadızadeler döneminde gericilik öylesine zirveye çıkmıştı ki, bilimi okuyalım mı okumayalım mı tartışmaları yapılıyor, açıkça bilime, felsefeye karşı duruluyordu. Sonra işi azıtarak çeşitli istekler öne sürmek sureti ile hasımlarını öldürmeğe kadar vardırmışlardır.
Bilimsel kurallarla birlikte felsefeye de karşı cephe alıyorlar, felsefenin yasaklanmasını istiyorlardı. Böylece artık felsefi ilimlerle uğraşmayı kim başına bir belâ olarak alabilirdi. Zorba Kadızadelerin baskısı, şerri ile artık ilme hız verme ve felsefi ilimlere yönelmeye kimsede şevk ve azim kalmamıştı. Bu olumsuz hava ve okutacak felsefe havasının bulunmaması ile felsefe ve matematik, fen programlardan kaldırılmış, dine ağırlıklı eğitime önem verilmişti.
XVII. yyılın ortalarına doğru Küçük Kadızade Mehmet Efendi, Hz. Muhammed gibi eliyle yemek yemeyenlerin, Müslüman sayılamayacağını iddia etmeye kalkmış (adeta kaşığı yasaklama durumu doğunca,) Kapalıçarşı’daki kaşıkçı esnafının ayaklanmasına neden olmuştu.
Avrupa’nın bilim ve sanatlarda Osmanlı’yı geri bırakarak hızla ilerlediğini, Türk halkının da daha çok geri kaldığını, halkın eskisinden çok daha geriye götürüldüğünü gören, devrin ayrın görüşlü Alevi Türk Halk ozanları, Yunus Emre, Kul Nesimi, Kaygusuz Abdallar, Pir Sultan Abdalar vb mizah şairleri, yazdıkları birbirinden güzel hicivli şiirleri ile bu bağnazlığı taşlamışlar. Kadızadelerin tahriki ile bu ozanların hepsi, tarikatları, şeyhleri, müritleri onlara göre “dinsizdi”. Bunlardan çok daha ağır taşlama, hiciv şiirleri yazan Ömer Hayyam’dan 500 yıl sonra bu denli gerici, bilim dışı görüş ve uygulamalar, Osmanlının yıkılışını başlatmıştır.
IV. Murat’ın ve fermanları, Kadızadelerden Mehmet Efendinin telkinleri ile içkiye, tütüne yasak konmuştur. Padişah Avcı Mehmet zamanında Kadızadelerin etkisi daha çok arttı. Kadızadeliler, devleti İslâmileştirip şeriatı her yere hâkim kılmak uğruna, Anadolu’da pak çok tekke şeyhini katlettirdi. Mevlevihanelerde sema edilmesi, hatta mezar ziyaretleri bile yasaklandı. Çıkarlarına ters düşen, şeyhülislâm, vezir vb devlet büyüklerine yıpratıcı dedikodu, isyan girişimi, kötü işler yapan bu güruhu, devlet Köprülüler zamanına doğru zorlukla önleyebildi. Nesiminin asılması, Sivas’ta Pir Sultan Abdal’ın asılması da bu zihniyetin uzantısıdır.
İstanbul’u uzun süre çalkantıdan çalkantıya sürükleyen Kadızadeleri, nihayet Avcı Mehmet döneminde Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa, önde gelen liderleriyle toplayıp Kıbrıs’a sürerek, anacak yatıştırabildi. Saltanatları 1683 Viyana bozgununa kadar devam etti. Kadı zadelerin bu sıkı tedbirlerinin hiç de işe yaramadığının farkına varan padişah, Kadızadelerin liderlerini imparatorluğun dört bir yanına sürgüne gönderdi; ama fikirleri uzun süre, yıkılmaya başlamış Osmanlıda devam etti.
1630 yılında, İstanbul halkının bir kısmı zevk-ü sefaya dalmış, yoksullar ve Anadolu Türk halkı, gerek eşkıya, gerek kıtlık ve yoksulluk nedeni ile inim inim inlerken, Kadızadelilerden biri padişaha gönderdiği uzun şiirine şöyle başlamış:
“Hab-ı gafletten uyan ey âli Osman bilmiş ol,
“Aç gözün, elden gider, taht-ı Süleyman bilmiş ol”.
İster Osmanlıdaki Kadızadeler döneminde olsun, ister Cumhuriyet döneminde olsun tüm gericiler, gericilikten, irticadan nemalananların kullandıkları en büyük silah, dini ve dini simgelerdir. Şunu hiç unutmayalım, laik devlet, laik düşünce gittikçe, yıpratıldıkça, dini simgeler ve hurafe ön plana çıkacak, bilim dışı yollara sapılacak, ülke geriliğin, karanlığın bataklığına saplanılacaktır.
Osmanlı tarihi sürecinde dinin devlet işlerine karıştırılarak, din çıkar aracı olarak kullanmak suretiyle ülkeye çok büyük zararlar verdiğini, bu nedenle ülkeye en büyük tehlikenin, kötülüğün din kisvesi altında geldiğini, geleceğini bilen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu konuda bakınız neler diyor:
“Bizi yanlış yola sevk eden habisler, bilirsiniz ki, büyük ölçüde din perdesine bürünmüşler saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz. Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve melanetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırdılar. Hâlbuki elhamdülillah, hepimiz Müslümansız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin icabını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler, bize dinimizin esaslarını anlatmaya kâfidirler. Buna rağmen hafta tatili, dine mugayirdir gibi hayırlı ve akla, dine muvafık meseleler hakkında, sizi iğfal ve idlale çalışan habislere iltifat etmeyin. Milletimizin içinde hakiki ve ciddi ulema vardır. Milletimiz bu gibi ulema ile müftehirdir. Onlar milletin emniyetine ve ümmetin itimadına mazhardırlar. Bu gibi ulemaya gidin: Bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz deyiniz. Fakat suret-i umûmiyede buna da ihtiyaç yoktur. Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar vardır. Bu miyarla hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz”.
Ziya-Ul Hak, Pakistan’a şeriat getirerek Pakistan’a tarihinin en büyük kötülüğünü yaptı. Şimdilerde Pakistan gericilerle, Taliban’la canhıraş kavga etmekte, Pakistan kaosun içinde kıvranmakta.












Teref.az © 2015
TEREF - XOCANIN BLOQU günün siyasi və sosial hadisələrinə münasibət bildirən bir şəxsi BLOQDUR. Heç bir MEDİA statusuna və jurnalist hüquqlarına iddialı olmayan ictimai fəal olaraq hadisələrə şəxsi münasibətimizi bildirərərkən, sosial media məlumatlarındanda istifadə edirik! Nurəddin Xoca
Məlumat internet səhifələrində istifadə edildikdə müvafiq keçidin qoyulması mütləqdir.
E-mail: n_alp@mail.ru