ESKİ TÜRK İNANCI ÜZERİNE BİR ÖZET... Kök Tengri İnancı

Bu gün, 17:14           
ESKİ TÜRK İNANCI ÜZERİNE BİR ÖZET...  Kök Tengri İnancı
ÖZET
Eski Türk dini ve Şamanizmin mahiyeti hususu hala aydınlatılamamış Türklük Bilimi problemleri içerisınde yer almaktadır.
Kimse de bunların ne oldugunu tam manasıyla bilememektedir.Zaman zaman eski Türk dini diye Şamanizm, bazan da Şamanizm diye eski Türk dini anlatılmaktadır.
Bu çalışmada mümkün olduğu kadar, iki kavramın sınırları çizilmeye çalışılmıştır.
Din; yol, inanç sistemi, bir inancın uyulması gereken kaidelerinin tamamıdır.
Bu mefhum etnik toplulukların ve milletlerin eski çağlarda tabiatüstü güçlere duydukları hayranlıklarla başlar.
Eski Türk dininın de esaslarını kavrayabilmekiçin Türk töresi, ve geleneklerinin araştırılmasıyla beraber, rahmetli A.lnan'ın da dediği gibi, tarihin derinliklerine kadar inmek gerekir.
Bugün Şamanlık olarak bilinen, fakat bizim din adamlarından dolayı Kamlık diyebileceğimiz, eski Türk dini veya Kök Tengri Dini ile Saha (Yakut) ya da Altay Türk inancının bir olduğunu söylemek mümkün değildir. Çok eski zamanlardan itibaren bir devlet geleneğine sahip olan Türklerin dini itikatları, bugünkü Altay ve Saha dini inançlarından daha gelişmiş düzeydeydi.
Bizde eski Türk dini üzerine ilk ciddi çalışmaları bilindiği gibi Ziya Gökalp yapmıştır.
Ona göre eski Türk dinine 'Toyonizm" veya "Nam" denilmelıdir.
Nam kelimesi de Tarih-i Cihangüşa'da 'Türk dininden olanlara Nomiyan" denilmesine bağlanmaktadır.
Yine Cihangüşa'nın bildirdiğine göre, hakan huzurunda Nomilerle Kamlar imtihan olmuşlar ve Nomiler Kamları mağlup etmişlerdir.
Cüveyni Namilerin "Nam" adlı bir de kitaplarından bahsetmektedir.2 Bize göre Tarih-i Cihangüşa'da bahsedilen Maniheizm olsa gerek.
Çin kaynaklarının bilgilerine göre, Tek Tanrı Dini bırtakım dini törenlerın muayyen bır düzen içerisinde ifa edıldıği bir sistemdir. Hunlardan sonra Türk Devletinin başına geçen Tabgaç sülalesı zamanında da bu inançlar devam ettirilmiş, onlar da baharın ilk ayında kutsal Atalar Mezarlığında Kök Tengri'ye kurbanlar sunmuşlardı.
Onlar kurbandan sonra kayın ağaçları dikerler, böylece kutlu ormanlar meydana getirirlerdi.
Kök Türklerin keçeden ve deriden tözler yaptıkları ve bunları iç yağıyla yağladıktan sonra sırıklara astıkları, yılın dört mevsiminde de kurban kestikleri yine Çin kaynaklarında kayıtlıdır. Merkezleri kutlu Ötüken olan Kök Türkler, tıpkı kendılerınden önceki Türkler gibi, Kutlu Atalar Mezarlığında kurban keserlerdi.
Tabgaç Türk sülalesi, 4. yüzyılın sonlarına doğru Çin'e hakim olduktan sonra, kendini ÇinIilerden ayırabilecek bir dine ihtiyaç duydu.
İç Asya'da ve Hindistan'da tamamen hür hareket edebilen Budistleri, bu Tabgaç hükümdarları himaye ettiler. Kağan kendisini Buda'nın müridi kabul ettiği için, Tabgaç hanedanının da milli dini oldu. Belki Tabgaçlar, Budizmin milli yapılarını zayıflatması sebebiyle Çinlileştiler, ama Tabgaçlar budist sanatta yeni bir devir olan Wei Sanatının geliştiricisi oldular. Daha sonra Kök Türklerin meşhur hükümdarı Taspar (Tapar) Kagan da (572-581), Budizmi kabul ederek, Türklerin arasına budistligi yeniden sokmuştu.
Kuzey Chou Devletinde, Imparator Wu-ti tarafından yasaklanan Budizmın ünlü misyoneri Hintli Jinegupta, müritleriyle beraber Kök Türklere sığınmış ve burada on yıl kalmıştı. Bu sırada Budizmin bazı ilkeleri öğrenilmekle beraber; birçok dini kitap ve metinler Kök Türkçeye çevrilmiş, budist tapınakları ve manastırları kurulmuştu 3.
Taspar Kagan tahta çıktığında Kök Türk Kaganlığı en kudretli çağında bulunuyordu. Emrindeki ordunun sayısı yüzbinleri geçiyor ve bu kuvvetle Çin'e korku salıyordu. Çin elçileri çeşitli vesilelerle Türk başkentine geldikleri zaman onlara "oğullarım" diye hitap ediyordu.
Bilge Kagan da (716734) Taspar Kagan gibi bir hataya düşmüştü. O da, Türklerin yerleşik hayata geçmelerı için Budizmi kabul etmek ve şehirlerde yaşamak istiyordu. Ancak onun bu düşüncesine dahi devlet adamı Tunyukuk karşı çıkmış, böyle bir durumun Türklerin milli karakterine uymadığını söyleyerek, Bilge'yi bu işten vazgeçirmişti. Fakat Budizm, ki Uygur Türkleri Buda'ya "Burkan" diyorlardı, Uygurların yükseliş dönemine kadar ve hatta Uygur Kaganlığı yıkılıp, dağıldıktan sonra bile varlığını devam ettirdi.
Türk Devletinin başına Kök Türk Börülüler (Aşina) sülalesinden sonra, Uygur Yaglakar ailesi geçene kadar Kök Tengri dini Türklerin inanç sisteminin temelini oluşturmuştur. Bu durum, Bögü Kagan (759-779) zamanına değin sürdü .
Yazılı kayıtları ve önemli ilkeleri olan dinler Türklerin bu milli dinine tesir edemediler. Ancak Bögü Kagan devrine gelindiğinde ise işler değişti. An Lu-shan'ın isyanı (755) Çin'de bütün dengeleri degiştirdiği sırada Uygurlar, Çinlilerin yardımına koşmuşlardı. Çin'e giden askerler burada uzun müddet kaldılar. Çünkü An Lu-shan dan sonra da Çin imparatorluğunda isyanlar durmamıştı. Bu yüzden Çin'de bulunan Bögü'nün Lo-yang seferi bilhassa Türk kültür tarihi bakımından çok önemli olmuştu. Bu sefer sırasında o, resmen Mani itikadını kabul etti.
Uygurların Mozçak dedikleri dört mani rahibini de beraberinde Uygur başkentine getirdiler. Bundan sonra Karabalgasun şehrine bir mani mabedi yapıldı4. Mani inancının Türk hayatında yararları olduğu gibi zararları da oldu.
Özellikle Türklerin savaşçılık ruhunu köreltti.
Bununla beraber bütün Türklerin Maniheizmi kabul ettiğini de söyleyemeyiz.
Bu inanç ancak yönetici sınıf arasında yayılmış olmalıdır. Çünkü Uygur dönemi yazıtlarından olan Karabalgasun Kitabesinde bu itikadın Türkler arasında yeterince yerleşmediğini gösteren işaretler mevcuttur.
Mani metinlerinden anlaşıldığına göre, bu inanış Bögü Kağan ile onun ailesinin çevresinde bir saray dıni olarak gelişmiş, Türklerin çoğunu kazanamamıştı. Türkler hem bu dinden, hem de Bögü Kagan'dan çekinmişlerdir.
Bu inancın bazı şekillerinin Türklerin milli bünyesine uymadığı ortada idi, ama baş din adamı durumunda olan kağana da kimse karşı çıkamıyordu.
Maniheizme göre, herkes birgün içinde yalnızca akşamları yemek yemelidir. Suya saygı göstermek lazımdır. Süt katiyen içilmemelidir. Tereyağı yemek yasaktır. Hatta Mani mezhebinin büyük rahiplerı yerlerinden birkaç sene kımıldamıyorlardı. Küçükleri ise, durmadan gezerlerdi.
Maniheizmin biri farsça, altı tanesi süryanice olmak üzere yedi kitabı vardı.
Mani itikadı bir tüccar ve şehirli diniydi. Mani inancının savaşçı ruhları yumuşattığı da doğrudur.
Çin ve İslam kaynaklarına göre Uygurlardan sonra yönetimi ele geçiren Kırgızlar da Kök Tengri'ye inanıyorlardı. ll. yüzyılda Hazar ile Aral arasında yaşayan Oguzlar üzerinden ltil Bulgarlarına giden İbn Fadlan'ın malumatında ise Oğuzlar da eski Türk dinindendiler.
Ölü gömme merasimleri aynı Gök Türklerinkine benziyordu. Balbal dikip, yog törenleri yapıyorlardı. Yine İbn Fadlan, Başkurtların gökte yaşayan en büyük tanrıya inandıklarını söylemektedir 6 .
Kök Tengri İnancı
Eski Türkler tabiatta bazı gizli kuvvetlerin varlığına inanmışlardır. Bunlar kutsal (yani ıduk) idiler. Tabiat güçlerine itikad, hemen hemen bütün halk dinlerinde mevcuttur. Fiziki çevrede bulunan dağ, deniz, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, ay, güneş, yıldızlar gibi tabiat şekillerine ve hadiselerine karşı hayret ve korkuyla karışık bir saygı hissi eskiden beri olmuştur48•
Mesela ziraatçı kavimlerde daha çok bereket tanrıları olarak bazı kuvvetler bulunur. Şavaşçı kavimlerde ise, zafer tanrıları birinci plandadır. Çoban topluluklarda hayvanların yavrulaması veya koyun kırkına zamanlarında özel törenler düzenlenirdi. Işte halk dinlerinin mahalli özelliklerine karşılık, yüksek dinlerde bütün cihana şamilolan hususiyetler vardır.
Eski Türklerde ruhların insan biçiminde tasavvurları olmadığından putları da olmamıştır. Fakat ruhlara karşı bir saygı bulunduğundan, kahinlik ve falcılık gibı mesleklere Türkler arasında da tesadüf edilmektedir. Avrupa Hunlarındaki falcılığı Latin kaynakları kaydetmiştir. Ayrıca orijinal Kök Türk harfleriyle yazılı Irk-Bitig49 adlı fal kitabı ilgi çekicidir. Ancak falcılık ve kahinlik eski ve orta çağ kavimlerinin hepsinde mevcuttur.
Türklerin dini diyebileceğimiz, ancak şimdiye kadar bu dinin ismi hakkında bir belşeye rastlamadığımız, fakat kitabelerden yola çıkarak Kök Tengri dini olaraK adlandırabileceğimiz bu inancın temelinde ölmüş atalara saygı, onlar için kurbanlar kesilmesi (ki bu babaerkil toplumlara mahsustur), baba hakimiyetinin ailedeki belirtisi olarak sayılmaktadır. Bu itikata göre insanların ruhu öldükten sonra bile yaşamaktadır.
Din tarihi araştırıcıları ve etnologların Türk halkları üzerine yapmış oldukları incelemeler, Kuzey Asya ve eski Orta Asya kavimlerinde Atalar Kültü'nün bulunabileceğini ortaya koymuştur.
Asya Hunları her ¥ıılın mayıs ayı ortalarında "Kutlu Atalar Mezarlığı"nda kurban keserlerdi 0. Türklerde atalara olan saygı, onların mezarlarına yapılan hakaretlerin şiddetli bir şekilde cezalandırılmaları şeklinde de görülür.
Mesela Attila'nın Balkan seferı (442), Hun hükümdarlarına ait mezarların, hrıstiyan papazlar tarafından soyulması yüzündendir51•
Türkler için büyük hakaret olan bu davranışa hrıstiyan hırsızları, Türk mezarlarına ölülerin değerli eşyalanyla gömülmeleri sevketmiştir. Çünkü Türkler öbür dünyaya, yani ölümden sonra ikinci bir hayatın varlığına ınanıyorlardı. Bunun gibi İbn Fadlan'ın verdiği bilgilere göre, Hazarlar ve Oguzlar, mezarlarının bulunmaması için ölüyü ırmak yataklarına gömdükleri vakidir. Onlar ilk önce ırmağın yatağını değıştiriyorlar, sonra buraya bir mezar inşa ederek, suyu tekrar eski yatağına akıtıyorlardı.
Eski Türkçede "ruh, can" manasına gelen Tin kelimesi kullanılıyordu.
Bu aynı zamanda "nefes" demekti. Olümü nefesin kesilmesi, ruhun bedenden çıkıp uçması şeklinde tasavvur ediyorlar, bazan ölü yerine "uçmak" tabirini kullanıyorlardı.
Mesela son zamanlara kadar Kazakistan'ın Sır-derya ve Turgay bölgelerinde ölen erkeğin mezarının üstüne en sevdiği atının kafatası mızrak veya bir sırık üzerine saplanıyordu. Olen için yerine getirilmesi lazım olan adetler bir yıl içerisinde tamamlandıktan sonra, mızrağı kırıyorlardı.
Parçaları mezarın üstüne saplanıyordu. Böylece mızrağın parçalarından Ölenin ruhu goklere uçuyordu -. Bugune kadar kıtabeler uzerıne yapmış oldugumuz incelemelerde, altı yazıtta biz uçmak terimine tesadüf ettik. Uçmak'ı Türkler aynı zamanda cennet için de kullanmışlardır.
Bazan Türklerin evlerinde atalarının suretlerini tasvir eden töslere rastlanılmıştır.
Mesela daha öncede belirttiğimiz gibi, 13. yüzyılın ikinci yarısında Mogolistan'a giden elçi Rubruk, bir Uygur mabedinde puta benzeyen bazı nesneler görmüş ve putlar nedir diye sormuştur.
Uygurlar da bunlar tanrı tasvirleri değıl, içimizden biri öldüğü zaman yakınları onun suretini yapar ve tapınaklara koyar, biz de bunları ölünün hatırası olarak saklarız, diye cevap vermiştir. Yani bu durumun ne totemcilikle, ne de kamlıkla bir alakası yoktur. Ancak bu husus bazı diğer kavimlerde ölen kudretli insanların sopradan ilahlaştınlıp, yarı tanrı durumuna sokulacak kadar ileri götürülmüştür.
Olünün daha mutlu yaşayacağına inanılan bazı Hind-Avrupa kavimlerinde ölünün mezarına eşyaları konur, hatta önemli ölülerin akrabaları da öldürülerek yanına gömülürdü. Kuzey Avrupa topluluklarının kutsal hayvanları domuz için yaptıkları törenlerde insan kurban ettikleri bilinmektedir. Insan kurbanı esasen Sami kavimlerinde ehemmiyet taşıyordu. Arabistan'ın kuzey bölgesinde bereket ile ilgili olarak, tabiatı idare eden tanrılara insanlar kurban edilirdi. Tanrının hiddetini yatıştırmak için cahiliye devri Araplarınca en kıymetli evlat olan erkek çocuk takdim olunurdu. Hz. ısa'nın insanlığı kurtarmak için kend!sini feda ettiği. telakkisi gibi, ıslamiyette kutlanan Kurban Bayramı, Hz. ıbrahim'in oğlu Ismail'i kurban etme hikayesidir.
Eski Türklerde en büyük kurban, bozkırlı Türk'ün ençok kıymet verdiği hayvan at idi.
Orta Asya'nın Türk bölgelerinde, özellikle Altaylardaki kurganlarda, birçok at iskeleti bulunmuştur. Hatta çok enteresandır ki, bugünkü Kazak ve Kırgızların bazılarının Kurban Bayramında dahı at kurban ettıkleri söylenmektedır.
Insan kurbanı bozkır kültürünün değil, ziraat kültürünün belirtisidir.
Bu mühim noktayı dikkate alan tanınmış kültür tarihçisi W.Eberhard, Türklerde böyle bir adetin mevcut bulunmadığını ve hatta Türkler kendi hakimiyeti altında bulunan bazı kavimlere bunu yasak etmiştir, demektedir 53.
Türklerin eski inancı Kök Tengri itikadı idi. Kök Tengri bozkır kavimleri inancında tek yaratıcı olarak görünmekte ve din sisteminin merkezinde yer almış bulunmaktadır.
Bütün Türk boylarında kurban sunulan en yüksek kutsal varlık Kök Tengri olmuştur. Tanrı tam iktidar sahibidir.
Aypı zamanda semavi mahiyeti olduğu için Kök Tengri adı ile zikredilmiştir54• Ilim adamları Kök Tengri inancını doğrudan doğruya bütün Türklerin ana kültü olarak vasıflandırmıştır.
Kök Tengri itikadının esaslarını aşağı-yukarı Orkun kitabelerinden tesbit etmek mümkündür.
Bu yazıtlarda kagan ve begler, Türk milletine yaptığı yardımlardan dolayı, Tanrıyı içten gelen minnet ve şükranlarla anmaktadırlar.
Türk kaganlarına siyasi hakimiyetin temeli olan kut Tanrı tarafından verilir. Tanrı izin verdiği içın düşmanlar perişan edilmiş ve devlet sahibi olunmuştur.
Kitabelerde birçok yerde zikredilen Tengri’ye ve bazen Türk Tengrisi şeklinde de tesadüf edIlmektedır.
O zaman mıllı bır huvıyetı ortaya çıkıyor.
Börülülerın (Aşinaların) hanedanlık kurmaları Tanrı tarafından olmuştur.. Bumın jle Istemi'yi Tanrı tahta çıkarırken, Türk milleti yok olmasın diye Ilteriş ile IlBilge Katun'u halk içerisinden çekip, yükselten O'dur.
Halk kaganı terkettiği zaman Tanrı onları cezalandırmıştır. Savaşlar onun sayesinde kazanılm!ştır. Tanrı Kut' a ve Ulüg' e layık olmayanların elinden de bunları almıştır55. Yani Tanrı Türk milletinin geleceğini belirleyen en yüce varlıktır.
Bütün bunlar Tanrı'nın eşi ve benzeri olmayan, insanlara yol gösteren, onların varlıklarına hükmeden bir Ulu yaratıcı olduğunu göstermektedir. Açıkça görülmektedir ki, bu semavi Tanrı inancının Şamanik düşüncelerle hiçbir alakası yoktur. Şurası da bir gerçektir ki, ne Şamanizm, ne de diğer Hak dinler Türk'ün bu milli dinine etki yapamamış, yani onu kendi gayelerıne hizmet edecek şekle sokamamışlardır.
8. yüzyılda Hazar Türklerinin "bir yaratıcı Tanrı" tanıdıkları, hnstiyanların "üçlü inancına" karşılık, onların tek Tanrıya İman ettikleri kaynaklarda yazılıdır.
Hazar hükümdarı Bizanslı misyonerleri kabulünde, onlara çok ilgi çekici bir cevap vermektedir:
"Bizler sizinle aynı düşüncelere ve inançlara sahibız, ancak aynı yerde durmuyoruz. Siz Baba-Oğul-Kutsal Ruh'a inanır ve onun için çalışırken, bizler sadece tek Tanrı için çalışırız" demektedir.
10. yüzyılda bazı Türk boyları arasında dolaşan Ibn Fadlan, Oguzların içlerindc:n biri zulme uğrar veya sevmediği birşey görürse başını semaya kaldırıp "Bir Tanrı'' dediklerını söylemektedır .
Dini itikad olarak varlığının m.ö. 5. yüzyıla kadar indiği söylenen Kök Tengri'nin Asya Hunlan arasında bile tek bir ulu varlığı temsıl ettiği kayıtlıdır.
Gökyüzündekı tabiat varlıklarının büyük rol oynadığı eski halk dinlerinde güneş, ay ve yıldızların tanrı olarak tanınmalanna karşılık, Türkler göğü bütün olarak sembolleştirmişler ve Kök Tengri itikadı ortaya çıkmıştır.
Bu yüzden bu inanç sistemi sadece Türklere özogüdür.Kök Tengri yalnızca kendisine itaat edilmesı gereken, koruyucu bir kudret olduğu halde, diğer varlıklar (güneş, ay, yıldızlar) için önemli bir fonksiyon mevcut değıldi.
Mesela bizans kaynaklarında, Kök Türkler ülkesinde Kök Tengri'nin tek yaratıcı varlık olduğuna; Türklerin ateş, su gibi bazı şeylere kutsallık atfetmelerine rağmen, ancak yer ve göğün yaratıcısı Tanrı'ya taptıkları kaydedilmiştir.
Dinler tarihinde tesbit edilen bir hususa göre, hiçbir din saf halde kalmamış, Tanrı herzaman kutsal sayılan ikinci derecede yan varlıklar ile çevrili bulunmuştur.
Tarihin en büyük dinlerinde durum böyledir. Hrıstiyanlıkta bir yerine üç olan Tanrı kişiliğinden başka, Meryem Ana, melekler, azizler ve ölü ruhları kutsaldır.
İslamiyette, ıhlas Suresi'nde "Allah'ın birliği ve vasıfları din felsefesi ve edebiyatında görülmemiş bir şekilde belirtilmiş" olduğu halde Amentü Suresi'nde peygamberlere, kitaplara, meleklere iman vardır.
Kök Tengri dininin Türklere mahsus bir inanç olduğu Tanrı kelimesinden de anlaşılmaktadır. Bu kelime bütün Türk dillerinde olduğu gibi, Türkçeden birçok Asyalı kavmin diline de geçmiştir. Eski Türkçedeki Tengri kelimesi bugünkü çeşitli Türk lehçelerinde, her lehçenin fonetik özelliklerine göre tengri, tengere, tangrı, tangara, ture şekillerinde söylenir.
Türkçenin asli kelimesi olan Tanrı'ya yazılı kayıt olarak, en eski m.ö. 3. yüzyılda rastlanmaktadır. Hiç.şüphesiz bundan öncede mevcut idi. Zamanımızdan 2500 yıl evvel, başta eskı Yunanlılarda olmak üzere ölümlü ve ölümsüz birçok tanrının oldugunu görenler, Türklerde tek bir ilahın ve yaratıcı yerine geçen Tanrı kelimesinin varlığına inanmamışlar ve bunu kabul edememişlerdir.
Çinlilerin Türklerden aldığı kesin olan bu kelime eski kayıtlarda (m.ö. 5. yüzyıl) T'ien şeklinde, Tanrı manasına kullanılmıştır. Yani Türkler Tanrı'yı dinlerinin en yüksek varlığı olarak kullanmışlardır .
Altaylı kamlar Tanrı'ya dua ederken "yüksekte bulunan büyük atamız tengere, yaratıkları yaratan tengere, yıldızlarla dünyayı süsleyen tengere" diye hitap ederler.
Eski Türkçede "gök" (sema) ve "en büyük yaratıcı" mefhumları tek bir kelimeyle ifade edilmıştir. islam dinini kabul eden Türkler ise gök kelimesini sema, tengri kelimesini de "Allqh" mefhumuna tahsis ettiler. Eski Türkçede hava anlamına gelen "kalıg", Islamdan sonra "gök-sema" manasına kullanılmak istenmişse de, tutunamayarak, sonraları büsbütün unutulmuştur.
Tanrı kelimesı yerine Oguzların kullandığı "çalap" terimi de yaşama imkanı bulamadı. Günümüzde yaşamaya çalışan eski Türk dininin zaman zaman ıslah edilmeye çalışıldığını görmekteyiz.
Son teşebbüs 20. yüzyılın başında Altay Dağlarında görüldü. Bu harekete dünya literatüründe Burhanizm denmektedir.
Altay Türkleri ise Ak-Yang (Ak din) demişlerdir. Bu hareket yalnız bozulmuş Şamanizme karşı değil, Rus emperyalizmine karşı da bir baş kaldırı idi.
Burhanizmin kesin başlangıç tarihi belli değildir. Ancak bu inancın Rus hükümeti tarafından ortaya çıkarılması 1904 yılının başlarına rastlar.
Bu itikadın temeli bozulmuş, yani içerisine Budizm, Maniheızm ve sonra bazı semavi dinlerin karıştığı Türk dinı ile Rus egemenliğine düşmanlıktır. Bununla beraber Burhanizm, Lamaizme bir geçiş olarak görüldüğü gibi, Şamanizm ile Hrıstiyanlığın da bir çatışması şeklinde değerlendirilmektedir. Ancak Burhanizmın çıkışının temelinde, her ne kadar eski Rus yazarlar birtakım feodal düzen emarelerine işaret ediyorlarsa da, yüz yıllık belki de ikiyüz yıllık rahatsızlıklar yatmaktadır. Ruslar gelene kadar kendi topraklarını ekip biçebilen, hayvanlarını bozkırlarda hürce otlatabilen Türk halkının elinden bu gibi imtiyazları alınmış, üstüne-üstlük binlerce yıldan beri üzerinde atalarının yattığı topraklara Rus göçmenleri getirilerek yerleştirilmişti.
Aslında Burhanizm hareketine dinl vasfının yanında, milli bağımsızlık ayaklanması olarak da bakmakta fayda vardır. Burhanizmin belki ilk şeyhi diyebileceğimiz kişi Altaylı bir Türk olan Çet-Çelpen'dir.
Karısı ile beraber, 14 yaşında bir kız evlatlığı olan bu Türk Üst-kan kasabasından 20 km uzaklıkta bulunan bir ormanlık bölgede yaşıyor ve burada ibadet ediyordu.
Yanına gelenlere bu Ak-yang'ın ilkelerini öğretiyor ve nasihatlarda bulunuyordu.
Çet- elpen'in öğretisıne göre, Ruslarla beraber yemek yemek, onlarla dost o makyasaktı.
Hatta Rus parası bile kullanılmamalıydı.
20. yüzyılın kamları Kök Tengri Dininin içine birçok akla ve mantığa sığmayan hurafeler soktukları için onlar şeytan işleriyle uğraşıyorlardı. Onların davullarını, cübbelerini ve asalarını ateşte yakarak gerçekleri görmeye zorlamak lazımdı.
Tanrıya hoş kokulu otların dumanı, süt, şarap ve kımız gibi saçılar da kurban sayılabilirdi.
Eğer bu din etrafında birleşirlerse, Rus zulmünden de kurtulmak mümkün olacaktı.
Çet-Çelpen bütün vaazlarını çok güzel bir hitabeti olan kızı vasıtasıyla yapıyordu.
Bu kızı dinlemek için binlerce kişinin toplandığı oluyordu.
Zamanla Çet-Çelpen'in onbinlerce taraftarı oldu. Bu Rus hakimiyetinin Altaylarda tehlikeye girmesi demekti.
Rusya'yı Burhanistlere karşı harekete sevkeden nedenlerden birisi de; bölgede faaliyet gösteren hrıstiyan misyonerlerin suçlamalarıydı. Misyonerler Burhanizmi kendi çalışmaları için yenı bir düşman olarak gördüler. Onlar yazdıkları yazılarda veya devletin merkezine gönderdikleri haberlerde hayali Japon ajanları arayarak, halk arasında bir Japonseverliğin var olduğunu ispatlamaya çalışıyorlardı.
Hem Moğol Lamalarının zarar verici faaliyetleri, hem de Burhanistlerin Japon taraftarlığından söz ederek, onlara karşı bir cephe oluşturdular. 1904 temmuzunda binlerce Altay Türkü tören için Çet-Çelpen'in çadırı etrafında toplanmışlar, genç kızın ateşli nutkunu ve ilahilerinı dinlerlerken, ibadetle meşgul bu silahsız insanlar Rus askerleri tarafından baskına uğradılar.
ÇetÇelpen, karısı, kızı ve ileri gelen yirmi kadar müridi tutuklandı.
Rus hükümeti Altaylı Burhanistlerin mallarını ve mülklerini yağmaladı. Çet-Çelpen ve arkadaşları ağır ceza mahkemesinde yargılandılar.
O zaman Rus devlet dumasında bulunan bazı liberal görüşlü kişiler ve avukatlar onların savunmalarını üstlendiler. Böylece ölüm cezasından kurtuldular.
İki yıl sonra Çet-Çelpen Biysk hapishanesinde öldü. Burhanizm hareketi böylece sona ermiş oldu.
Prof.Dr.Saadettin GÖMEÇ
TEREF












Teref.az © 2015
TEREF - XOCANIN BLOQU günün siyasi və sosial hadisələrinə münasibət bildirən bir şəxsi BLOQDUR. Heç bir MEDİA statusuna və jurnalist hüquqlarına iddialı olmayan ictimai fəal olaraq hadisələrə şəxsi münasibətimizi bildirərərkən, sosial media məlumatlarındanda istifadə edirik! Nurəddin Xoca
Məlumat internet səhifələrində istifadə edildikdə müvafiq keçidin qoyulması mütləqdir.
E-mail: n_alp@mail.ru