"ÇOCUKLUK VE İLKGENÇLİK YILLARIM / AZİZ NESİN'Lİ YILLAR",
30-03-2026, 08:14

1917 ihtilaline Türkiye'den de bazı gençler katılmış. Devrimden sonra orada evlenip kalanlar da olmuş, evlenip tekrar Türkiye'ye dönenler de. Kemal Tahir'in karısı Semiha'nın ağabeyi Hüsamettin de bunlardan biri. İstanbul'dan konsolosluktan soruşturarak eski karısının ve kızının adresini buluyor. Semiha onlara verilmek üzere küçük armağanlar vermiş. Bir gün onlara gideceğiz ve tanışacağız.
Yanımızda Vera olduğu halde, taksiyle Moskova dışına çıkıyoruz. Moskova'nın dış mahallelerinin birinde, yine o çok katlı ve daireleri çok küçük bir apartmana gidiyoruz. Kapı açılınca şaşırıyorum. Sanki karşımda Semiha'nın gençliği duruyor. "Oğlan dayıya, kız halaya benzer" derler ya, tıpkı öyle. Sarılıp öpüşüyoruz.
Mustafa'nın karısı çok yaşlanmış ama sağ. Kendisini bırakıp Türkiye'ye dönen kocasına hiç darılmamış gibi, kocasını soruyor, sağlığıyla ilgileniyor. Bir de torunu var ki, o da Semiha'yı andırıyor.
Kadının ve kızının çektiği çile beni hayrete düşürüyor. Stalin, II. Dünya Savaşı'nda, çok kişiyi Sibirya'ya sürüyor. Sürülenlerden biri de, bir zamanlar bir Türk'le evli olduğu için bu kadıncağız. Bu Türk bir zamanlar devrim için savaşmış olsa bile bir şey fark etmiyor. Üstelik, o zamanlar küçük olan kızını da yanına vermiyorlar. Küçük kız ayrı bir yere, anne ayrı bir yere sürülüyorlar. Ta ki, savaş bitip de Stalin öldükten sonra, bin bir aramadan sonra birbirlerini bulabiliyorlar. Bütün bunlara rağmen, kadıncağız evlenmemiş. Şimdi kızı, damadı ve torunuyla birlikte yaşıyor.
Nitekim buna benzer bir hikâyeyi Bakü'de dinliyorum. Bakü'de Aziz böbreklerinden hastalanmış hastaneye yatmıştı. Yanındaki yatakta, çok yaşlı bir adam yatıyordu. Bizim İstanbul Türkçesiyle konuştuğumuzu duyunca, "Siz Türk müsünüz? İstanbul'dan mı geliyorsunuz?" diye sordu. Artık çok zayıflamış bir Türkçeydi. Kim bilir ne kadar zamandır orada yaşıyordu ki, Türkçeyi bile unutmuş görünüyordu. "Evet," dedim, "İstanbul'dan geliyoruz."
Adamla konuşmaya başladım. Başucunda çok yaşlı bir kadın vardı. "Bu kadını görüyor musun?" dedi bana, "hayatımı ona borçluyum. II. Dünya Savaşı'nda, Stalin ne kadar Türk varsa, hepsini Sibirya'ya sürdü."
"Siz buraya nasıl geldiniz?" diye sordum. "Biz devrim için geldik" dedi, "Ruslarla birlikte savaştık. Çoğu arkadaşlarım Türkiye'ye döndü, ama ben burada kaldım. Ben Sibirya'ya sürülünce, karım beni yalnız bırakmadı. Sibirya'da kaldığımız sürece, bana öyle iyi baktı, soğuktan öyle iyi korudu ki, Stalin ölünceye kadar hayatta kalabildim.. Şimdi Azerbaycan'da yaşıyorum."
Rus kadınları, cefakâr ve çilekeş olmak bakımından Türk kadınlarına çok benziyorlar. Zaten, gördüğüm kadarıyla Asya halkları birbirine çok benziyor. Bir Rus vatandaşına bir yol sorun, sizi o adrese götürmeden bırakmaz. İngiltere hariç, diğer Avrupa ülkelerinde böyle yardımlaşmalar görmedim.
Moskova'da Nâzım'ın mezarını ziyaret ediyoruz, oradan karısı Vera'ya gidilecek. Ben Vera'yı görmek istemiyorum. Münevver Hanım'dan başkasını, karısı kabul etmiyorum. Üstelik, Vera ortaya çıkmasaydı, Nâzım'la Münevver Hanım'ın tekrar bir araya geleceklerini biliyorum. Burada mantığım hiç sökmüyor. Çok duygusalım. Münevver Hanım'ın ve Memet'in İstanbul'da çektiklerini gördükten sonra, Vera'yı görmem mümkün değil. Ama Aziz çok ısrar ediyor. Nedenini bilmiyorum ama, belki de, "Benden ayrılırsan, benim karım da başkası olur, işte bunu canlı olarak gör!" mü demek istiyor, nedir..
Sonunda kalkıp gidiyoruz. Belki de kadını kırmak için bir bahane bulurum umuduyla gidiyorum.
Kapı açıldığında oldukça hayal kırıklığına uğruyorum. Nâzım öleli üç yıl olmuş, çok değil. Bu kadın ondan çok genç olmasına rağmen, Nâzım'ın onda gördüğü güzelliği ben göremiyorum. Karşımda ahu gibi bir kadın beklerken, çok iri yarı, ebatları fazla büyük, ablak yüzlü bir kadın çıkıyor. Hani "Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi" idi. Elbet Nâzım'ın gözüyle göremem ama, sanıyorum kuzey ülkelerinin güzel anlayışı bizden çok farklı. Genellikle kuzey insanları çok iri yarı oluyorlar. Nasıl ki oralarda ağaçlar da çok uzun oluyor, güneşi görmek için. İnsanları da tıpkı öyle...
Aziz, Vera'yla gayet normal konuşuyor. Ama ben tek bir laf bile etmiyorum. Vera bize ikramda bulunmak için ortalıkta o koca boyu ve ebatlarıyla dolaşıp evi sarsarken, ben Münevver Hanım'ı düşünüyorum hep ve elbette Memet'i. Bana öyle geliyor ki, dünyada yaşanabilecek hiçbir mutluluk, bir çocuğun babasızlığı üstüne kurulamaz. Çünkü, Nâzım'ın, Münevver Hanım Polonya'da yerleştikten sonra da Memet'i pek arayıp sormadığını biliyorum.
Nâzım'ın son karısı Vera, soğuk durduğumun çok farkında. Bana olmadık ikramlar ve iltifatlar yapıyor. Yanıma oturuyor, çok güzel bir kadın olduğumu söyleyip duruyor. Yanıt bile vermiyorum. Onun beni kazanmaya çalışması, beylik sözleri boşuna..
Vera'ya kızıyorum çünkü o yalnızca Memet'in babasını almakla kalmıyor, Nâzım'ı da mutlu etmiyor. Moskova'da konuşulanlardan öğrendiğime göre, son derece şımarık ve Nâzım'ın büyüklüğünün farkına varmayan bir kadın. Nâzım'dan çok genç, geceleri gezmek istiyor. Nâzım'ın sağlığı bozuk, kalbi var. Bazen dışarı çıkıyorlar. Nâzım dans etmediği için, Vera başkalarıyla dans ediyor. Nâzım oturup onu seyrediyor. Bir Türk koca olarak böyle bir olaya katlanması kolay değil. Bu yüzden aralarında kavga oluyor. Nâzım dışarı çıkmadığı zaman da, Vera tek başına çıkıyor ve bazen sabahlara kadar gelmiyor..
Bunları benden başka kimsenin yazmayacağını biliyorum. Nereden ne tepki alırsam alayım, bunları yazmak, doğru bildiklerimi yazmak, boynumun borcudur. Vera için bir suçlama getirmek istemiyorum. Geceleri nerede gezdiğini ben de bilemem, kimse de bilemez! Bunu ancak Vera bilir.
Bizim televizyonlarda, son zamanlarda Nâzım'la ilgili belgeseller yapıldı. Torunlarım burada olduğu için pek sağlıklı izleyemedim. Ama izlediklerim de oldu. Güneri Cıvaoğlu'nun belgeselinde, Nâzım'ın yıllarca birlikte yaşadığı Dr. Galina şöyle diyordu: "Ben Vera'ya hiç kırgın değilim. O olmasaydı Nâzım, o kadar güzel aşk şiirleri yazamazdı. Benimle birlikte olsaydı belki daha uzun yaşardı ama dünya edebiyatı o güzel aşk şiirlerinden yoksun olurdu."
Bence Dr. Galina numara yapıyor. Kendini, bu olaya çok objektif bakan bir kadın gibi göstermek istiyor. Doktor olduğu için belki Nâzım'a çok iyi bakmıştır, bu doğrudur. Nâzım'ın onunla birlikte yaşasaydı daha uzun yaşayacağı da doğrudur. Ama bana kalırsa Galina, bir doktor olarak Nâzım'ın üstüne o kadar düşmüştür ki, adamı, bakıma muhtaç zavallı bir hasta yapıp çıkmıştır. Bundan Nâzım'ın ne kadar sıkıldığını tahmin etmek hiç zor değil. O da o zaman, karşısına çıkan, hem de evli ve bir çocuklu olduğu halde, deli-dolu, şımarık ama hayat dolu Vera'ya kapağı atmıştır.
İkinci yargısı ise, hiç de ciddiye alınacak gibi değildir. Nâzım Hikmet, bir aşk şairi değildir, bütün dünyada yazdığı aşk şiirleriyle de tanınmamıştır. Şiiri çok iyi yazdığı için, aşk şiirlerini de çok iyi yazmıştır. Yalnız Vera'yı değil, bütün âşık olduğu kadınlara şiir yazmıştır Nâzım. Ne olurdu, dünya edebiyatı, Vera'ya yazılan aşk şiirlerinden yoksun kalırdı, o kadar. Ama Memet, hiç olmazsa yıllar sonra da olsa baba hasretini dindirirdi. Ben, yazılabilecek en güzel ve en büyük şiirleri bile, bir çocuğun mutluluğuna feda edebilirim.
Nâzım belki birkaç güzel aşk şiiri yazdı ama, sonunda Vera'yla yaptığı kavgalar ve içinde bulunduğu stres, onu yorgun düşürdü ve hasta kalbi buna dayanamadı. Hiç kimse de Vera olmasaydı, Nâzım Hikmet ne kadar yaşardı, daha ne kadar şiir yazardı diye hesap yapmıyor.
O evde gördüğüm kadarıyla Vera, ancak Nâzım öldükten sonra onun büyüklüğünün farkına varmış gibi görünüyor. En azından Nâzım'ın nimetlerinden yararlanıyor. Moskova'da en büyük salonlu ev onun, orada oturuyor. Dünyanın her yerinden gelen insanlar, Nâzım Hikmet'in karısını görmeye geliyorlar. Röportajlar yapılıyor, belgesellere konu oluyor. Daha ne ister!
Ben tek kelime konuşmadan, Vera'nın evinden çıkıyoruz. Aziz, çok ayıp ettiğimi söyleyip duruyor. Kocam, bana hiçbir zaman neyin ayıp olduğunu öğretemeyecek. Çünkü değer yargılarımız değişik...
(MERAL ÇELEN'İN ANILARI / "ÇOCUKLUK VE İLKGENÇLİK YILLARIM / AZİZ NESİN'Lİ YILLAR", NESİN YAYINEVİ, İLK BASKI 2008, İKİNCİ BASKI 2016)
EKTE: Moskova'da, Nâzım Hikmet'in son eşi Vera'nın evinde, 1965 / grup fotoğrafı: Azeri Türkolog ve yazar Ekber Babayev, Vera Tulyakova, Meral Çelen ve Aziz Nesin / Son fotoğraf Dr. Galina ile.. Galina'nın notu: "Peredelkin'deki daçamız. Nâzım Hikmet’in elektro kardiyogramı kötü çıktı. Nâzım'a yatak istirahati gerekiyor."
Not Defterimden


