MUSTAFA KEMAL'E BİR KAHPELİK OYUNU
Bu gün, 09:54

▪︎ Mustafa Kemal, 19 Mayıs sonrası kurtuluş mücadelesine başladıktan sonra onlarca ihanet ve suikast projesine muhatap olmuştur. Bunlardan ilki Ali Galip olayı sayılırsa, en büyüğü en ölümcül olanı kuşkusuz İzmir Suikastidir. Suikastin arkasındaki Şükrü Bey ve Ziya Hurşit gibi eski İttihatçı ve Enverciler bir yana bırakılırsa, daha ilginci hiç kimsenin ummadığı ve Mustafa Kemal'in Bandırma vapuruna aldığı yarbay Arif Beydir (Ayıcı Arif). Talihin cilvesine bakınız ki, Mustafa Kemal Samsun'a hainiyle birlikte çıkmıştır.Bu nankör İzmir suikastinin tetikçilerini bir hafta Ankara'daki evinde saklayacak, sehpadan da kurtulamayacaktır.
Kısaca Mustafa Kemal hayatın kendine hazırladığı sinsi tuzakların hepsinden kurtulmayı başarmtır. Bu yazı ise bundan 100 sene önce, Lozan günlerinde, uğranan güleryüzlü bir parlamento suikastini, yani demokrasi ihanetini konu edinecektir. Asıl büyük ihanet ise bunun arkasından gelecektir.
1 Kasım 1922'de saltanat kaldırılmış, 17 Kasımda Vahdeddin İngiliz Malaya gemisi ile yurt dışına kaçmış, 18 Kasımda Abdülmecid Efendi halife seçilmişti. 24 Kasım 1922'de Abdülmecid için İstanbul'da beyaz at üzerinde gösterişli bir biat merasime düzenlendi. TBMM'ndeki İkinci Grup mebuslarının öfkesi geçmiş sayılmazdı. Saltanat kaldırılmış hilafet zor bela kurtarabilmişti. Onların amacı halifeyi devletin başında görmekti. Ancak Halifeyi Ankara’ya getirip devletin başına oturtmak kolay değildi. İstanbul'da Cuma selamlığı düzenleyen Abdülmecid Efendi Ankara' gibi küçek bir kasabada nasıl yaşayabilirdi? Saray yoktu, deniz yoktu, tantana ve zenginlik yoktu.
İsmet Paşa’nın Lozan'da yedi düvel ile cebelleştiği günlerde II. Grup mebusları Ankara'da Mustafa Kemal için bir tezgah hazırlamıştı. Bu bir tezgah değil gizli bir ihanet projesiydi. Tarihini tam verelim: 2 Aralık 1922 TBMM celsesi. Riyaset kürsüsünde oturan İkinci Reis Dr. Adnan Bey’in sesi duyulur:
-- “Efendim! Milletvekili Seçimi Kanununun değiştirilmesi hakkında bir teklif var. Encümene havale ediyoruz!”
İki mebus oturduğu yerden, “önemlidir efendim, okunmasını teklif ederiz, ne olduğu anlaşılsın” dediler. Adnan Bey oralı bile olmadı:
--“Efendim! Kanun teklifinin okunmadan komisyona gönderilmesi usuldendir...” Yani teklifin ne olduğu genel kurulun bilgisine sunulmadan komisyona havale edilip gözden kaçırılmak isteniyordu.(Bkz. TBMM. ZC. c. 25, İ: 149, 2.12.1338, s. 159 vd. Erzurum Mebusu Necati Beyle ve rüfekasının İntihab-ı Mebusan Kanununun tadiline dair teklifi, Layiha Encümeni Mazbatası (2/603)
Erzurum Mebusu Süleyman Necati, Mersin Mebusu Çolak Selâhaddin (Köseoğlu) ve Canik (Samsun) Mebusu Emin Bey tarafından verilen teklifin özeti şuydu:
Türkiye'de beş sene ikamet etmemiş kişiler yeni dönemde mebus seçilemeyecekti. Teklifin doğrudan Mustafa Kemal'i hedef aldığı ortadaydı. Ne var ki tekliften önceden haberdar edilen Mustafa Kemal Paşa salondaydı, söz alarak kürsüye geldi. Teklifin içeriğini konuşmadan anlayabiliriz:
“...Efendim! bu teklif özel bir maksat güdüyor ve bu özel maksat doğrudan şahsımı hedef aldığından, izin verirseniz, birkaç kelime ile fikrimi belirtmek istiyorum.Bu teklif doğrudan benim şahsımı vatandaşlık haklarından mahrum etme maksadı taşıyor. 14. maddede deniliyor ki: Büyük Millet Meclisine üye seçilebilmek için, Türkiye’nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak veya seçim çevresinde yerleşmiş bulunmak şarttır. Ondan sonra muhacir olarak gelenlerden Türkler ve Kürtler iskan tarihlerinden itibaren beş sene geçmiş ise seçilebilirler...”
Mustafa Kemal konuşurken hem içini döküyor hem tezgahın arkasını yorumluyordu:
“… Maalesef benim doğum yerim, bugünkü milli sınırların dışında kalmıştır. İkincisi, herhangi bir seçim çevresinde beş sene oturmuş da değilim. Fakat, bu böyle ise, bundan benim bir kastım ve suçum yoktur. Bunun sebebi, memleketimizi, milletimizi yok etmek isteyen düşmanların işgal ve istila hevesleridir. Eğer düşmanlar amaçlarına tam olarak ulaşmış olsalardı, bu teklife imza atanların memleketleri de sınır dışında kalabilirdi. Bu maddede getirilen şartları taşımıyorsam, yani beş sene devamlı olarak bir seçim çevresinde oturmamış isem, o da, vatana yaptığım hizmetlerden dolayıdır. Eğer, maddedeki şartları kazanmaya çalışsaydım, İstanbul’u kurtaran Arıburnu ve Anafartalar savunmalarını yapmamam gerekirdi. Eğer ben, bir yerde beş sene oturmaya mecbur olsaydım, Bitlis ve Muş’u aldıktan sonra Diyarbakır’a doğru yayılan düşmanın karşısına çıkmamam gerekirdi. Bu efendilerin istedikleri şartları yerine getirmek isteseydim, Suriye’yi boşaltan orduların döküntülerinden, Halep’te bir ordu kurup savunmaya geçmemem ve bugün milli sınır kabul ettiğimiz sınırları çizmemem gerekirdi.”
(…) Sonraki çalışmalarımı ise herkes biliyor. Hiçbir yerde, beş sene oturamayacak kadar çalıştım. Bundan dolayı milletimin ve bütün İslâm dünyasının saygısını kazandığımı sanırdım. Bu beyler, acaba kendi bölgeleri halkının düşüncelerini mi yansıtıyorlar? Beni vatandaşlık hakkımdan mahrum etme yetkisini bu beylere kim vermiştir? Bu kürsüden resmen, yüce heyetinize ve bu beylerin seçim bölgesi halkına ve bütün millete soruyor ve cevap bekliyorum!.” (Bkz. TBMM. ZC. c. 25, İ: 149, 2.12.1338, s. 159.)
Bir soru: Sarışın Paşa acaba boşuna mı telaşlanmıştı, yoksa muhalifler tezgahın içinde değiller miydi? İkinci soru: Dr. Adnan Bey acaba Brütüslük rolüne mi soyunmuştu? (Bize kalırsa evet!) Bunlar bir tarafa teklifi savunmak için Erzirum Mebusu Hüseyin Avni Bey kürsüye geldi. Hamaset ve belagati yerinde, Mustafa Kemal'i göklere çıkarıyordu.Ancak suçüstü yakalanma telaşı içindeydi:
“… Türk milleti Paşa hazretlerini kendilerinin timsali yaptıktan sonra, Paşa’nın vatanı her yer ve herkesin kalbidir. Rica ederim artık Türkiye’de Arnavut mebus Arap mebus olmayacaktır (alkışlar). (…) Eğer Mustafa Kemal Paşa’yı Meclis feda ederse o da feda edilsin. Söz Meclisindir. Kalbimizden atacağımız gün tereddüt etmeyiz. Fakat siz milletin kalbinde her gün yaşayacaksınız. Esasen istical olunmaması lazımdır…”
Kuru hamaset ve kasaba milliyetçisi Hüseyin Avni Bey’in Celaleddin Arif’le Erzurum’da oynadığı hükumet kurma ve Enver'i davet etme oyunu unutulmamıştı. Hüseyin Avni’nin sözde Türkçülük heyecanı şimdi de Arap ve Arnavut ihanetine karşı ayaklanıyordu:
“... Paşa Hazretlerine arz ederim ki, asırlardan beri Araplara haraç verdik. Bu millet çalıştı, Mekke Şerifleri köylerimizi ziyaret için geldikleri zaman göğsümüze sardığımız insanların Arabistan’dan bizi nasıl kovduklarını siz de gördünüz. Arnavut kavm-i necibi diye bütün mevcudiyetimizle hudut bekçiliklerini yaptık, oradan nasıl kovulduğumuzu bilirsiniz. Geçen sene buradan oralara bir Türk evladı gitti, sokmadılar. Artık böyle adamlara mebusluk veremeyiz. Mebusum diye milletin hakkını hiçbir zaman istimal edemezler (alkışlar).”( Bkz. TBMM. ZC. c. 25, İ: 149, 2.12.1338, s. 161)
Hüseyin Avni Bey ardından Süleyman Necati Bey (Güneri) kürsüye geldi. O da kuru hamaset cümleleri arasında özür diliyor gibi koruşuyordu:
“... Ben Paşa hazretlerinin mümtaz şahsiyetlerini hedef alacak kadar namussuz, vicdansız bir adam değilim” diyerek söze başladı. “ Bu maddeyi niçin teklif ettiğimizi arzedeyim. Önümüzde koca bir Osmanlı İmparatorluğu enkazı var. Bu enkazın avamilini tetkik edersek, buna sebep, büyük Türk milletinin benliğinin çiğnenmesi ve Türklüğün yabancılar elinde kalmasıdır. Bakınız dünyanın her yerinde böyledir. Bir Fransız tebaası, ben Fransızım demekten başka şey diyebilir mi? Orada bir Fransızlık vardır. Bir kül vardır. Tarihi açınız; bizde böyle olmamıştır. Boşnak Mehmed Paşa, Çerkez Veli Paşa gibi adamlar görürüz. Hiç Türk yok!. Her ırk kendi milli hüviyetiyle bu içtimai heyet içinde yaşamış ve mevkiler kazanmıştır ve bunun neticesinde de Türklük mahvolmuştur. Bundan sonra Türkiye hududu dahilinde vatandaşlık tesis etmek zorundayız. Artık bu enkaz altında kalan hatalarımızı tekrar edemeyiz. Teklifin saiki budur.” (Bkz. TBMM. ZC. c. 25, İ: 149, 2.12.1338, s. 162)
Canik Mebusu Emin Bey de (Erkul) Kur'an üzerine yemin ederek Gâzi Paşa'nın hedef alınmadığını söyledi. Ona göre de Türkiye Türklerin vatanıydı, Arap ve Arnavutlardan mebus olamaz, onlar da kendi ülkelerine gidip oranın refahı için çalışmalılardı.
Konuşmalarda görülen milliyetçilik ve Türkçülük hamaseti bir gerçekliği yansıtıyor gibi görünse de, ustaca gizlenmiş taktik idi. Gazi'ye yapılan övgülere tercüman olmuyor; komplo gerçeğini örtmüyordu. Ali Şükrü Beyin Tan matbaasında o günlerde Halifeyi devlet başkanı görmek isteyen bir risale yayınlanmıştı. Kapalı kapılar ardında, “suyun ötesinden gelenler”, “O buralarda yokken biz buralardaydık” gibi söylemlerle Mustafa Kemal'e köpüren Hüseyin Avni, komplo kültürünün şark turnazlığı içindeydi.
Bir ihanet ve kahpelik projesi olan bu teklif suçüstü yakalanınca bir daha sahip çıkan olmadı. ikinci dönem seçimlerinde bu muhaliflerin hepsi saf dışı kalacaklardı. Bundan İki gün sonra (6 Aralık 1922) Dr. Adnan Bey TBMM 2. başkanlığından istifa etti. Bunda sağlık gerekçesi gösterilse de Halide Edip'in yazdığına göre kocası Mustafa Kemal’in attığı adımlara güvensizlik duyuyordu. Mustafa Kemal Adnan Bey'i Refet Paşa yerine İstanbul temsilcisi olarak görevlendirmişti.
Diğer nokta. 2.Grup o günlerde Karabekir'i Mustafa Kemal karşısına dikmek istiyor, “Sakın Ankara’dan ayrılmayın. Hilafet ve saltanat meselesi hallolundu, fakat altüst edilebilir, bu adama ancak siz mukavemet edersiniz” diyorlardı. Erzurumdan yeni gelmiş Karabekiri'in günlüklerine bakılırsa, muhalifler köy imamlığına dönen hilafeti eski gücüne kavuşturmak için Şark Fatihi’nin şöhretine güveniyorlardı. Karabekir Paşa saltanatın kaldırılmasını kerhen desteklemiş, Mustafa Kemal'e mesafeli duruyor, Çankaya'da değil Şeriye Vekili Vehbi Efendinin yanında kulislere karışıyordu. Hilafetçilerle koyun koyunaydı. ( Bkz. Karabekir, Günlükler, c. 2, s. 830).
NOT: Kısaca ve özetle Mustafa Kemal kendine düzenlenen sayısız ölüm tehlikesi geçirmiştir. Bunlar içinde demokrasi cilveli ve güleryüzlü olanı budur. Sarışın Paşa bu gizli ve nankör tuzağı Meclis kürsüsünden II.grubun yüzüne vurmuştur. Ancak muhalifler bununla yetinecek değilldi. İlerde Cimhuriyet devrimleri ve hilafet geliyordu. En karanlık olanı İzmir'de denenecek, kendilerini Malta'dan vatanı ve milleti düşmandan kurtaran adamı hançerlemek için İzmir'de toplanacaklardı. Evet böyle oldu ama başlarını taşın agırına vurdular. Yıllar sonra Canik (Samsun) mebusu Emin Bey bu teklifin OYUN içinde oyun hatta ihanet tuzağı olduğunu, Atatürk'e gelerek bizzat itiraf edecektir...
Bu bilgi Külliye sektörü ve imam -hatipli Milli Eğitim Bakanının hazırladığı yeni müfredatın milli mücadele ve kurtuluş isimli bölümüne, medrese öğretisinin hurafe denilen kör kuyusuna demokrasi ahlakı diye ilave edilebilir.
Osman Selim Kocahanoğlu


