STEFAN ZWEIG, "Dünün Dünyası"
12-01-2026, 00:01

(1914 yılında) Katolik bir ülke olan Avusturya'nın her 29 Temmuz'un bir gün öncesinde kutladığı "Peter ve Paul" Bayramı'nda, Viyana'dan pek çok konuk gelmişti. Kaplıca parkına kurulan müzik pavyonu önünde açık renk yazlık elbiselerini giyinmiş neşeli ve kaygısız bir kalabalık toplanmıştı. Çok güzel bir gündü...
Ben o sırada parktaki kalabalığın epey ötesinde oturmuş kitap okuyordum. Kaplıca orkestrasının hangi parçayı çaldığını bilmiyordum. Ama müziğin aniden kesildiğini fark etmiştim. İçgüdüsel olarak başımı kitaptan kaldırdım. Ağaçların arasında dolaşırken akıp giden beyaz bir kitle gibi görünen o kalabalık da dağılmışa benziyordu, bir aşağı bir yukarı dolaşmaktan vazgeçmişlerdi.
Bir şeyler olmuş olmalıydı. Ayağa kalktım ve müzisyenlerin pavyondan ayrıldığını gördüm. Tuhaf bir durumdu. Çünkü buradaki konserler genellikle bir saat ya da daha uzun sürerdi. Konserin böyle aniden ve biraz da saygısızca kesilmesi için bir şeyler olmuş olmalıydı. Biraz yakına gelince, müzik pavyonunun önünde heyecanlı grupların toplandığını ve az önce yapıştırılan bir duyuruyu okumak için birbirleriyle itişip kakıştıklarını gördüm. Birkaç dakika sonra öğrendiğime göre, söz konusu haberde askerî manevraları izlemek için Bosna'ya gitmiş olan yüce haşmetlimiz ve veliaht prensimiz Franz Ferdinand ve eşinin korkunç bir siyasi cinayete (EKTE) kurban gittiği bildiriliyordu...
Duyuruyu okuyan kalabalığın sayısı gittikçe artıyordu. Herkes bu beklenmedik haberi birbirine anlatıyordu. Ancak doğruyu söylemek gerekirse, sarsılmış ya da öfkelenmiş gibi görünmüyorlardı. Çünkü veliaht prens halk arasında pek sevilmiyordu. İmparatorun biricik oğlu olan ilk veliaht prens Rudolf'un Mayerling'te kendini vurduğu günü çocukluğumdan beri anımsarım. O zaman bütün kent halkı çok üzülmüş, büyük bir kargaşa yaşanmıştı.
Buna karşın Franz Ferdinand'da (EKTE), Avusturyalılara göre, bir insanın popülarite kazanması için gerekli olan meziyetler eksikti: Kibarlık, cana yakınlık, etkileyici dış görünüş ve sosyal normlara uymak. Onu tiyatroda sık sık görmüştüm. İri cüssesi, kocaman göbeği, soğuk ve donuk bakışlarıyla locasında oturur, içerideki seyircilere tek bir kez olsun sıcak bir bakış atfetmez ya da sanatçıları coşkuyla alkışlayıp yüreklendirmezdi. Kimse onun güldüğünü görmemişti, gergin bir görüntü sunmadığı hiçbir fotoğrafı yoktu. Müzik ve mizah duygusundan yoksundu, karısının bakışları da onunki kadar soğuk ve sevimsizdi. Her ikisinin de çevresinde buz gibi bir hava eserdi. Hiç dostları olmadığı biliniyordu, çünkü veliaht prens tahta çıkmak için sabırsızlanıyor ve bu hırsını gizlemesini de beceremiyordu.
İşte bu yüzden onun öldürüldüğü haberi pek fazla ilgi uyandırmadı. İki saat sonra gerçek bir yastan eser kalmamıştı. İnsanlar gülüyor ve neşeyle sohbet ediyorlardı. O akşam geç saatlerde lokallerde yeniden müzik çalınmaya başladı. O gün Avusturya'da pek çok kişi rahat bir nefes almıştı çünkü ihtiyar imparatorun yerine halkın çok sevdiği genç Arşidük Karl geçmişti.
Birkaç hafta geçtikten sonra, Franz Ferdinand'ın adı da, kişiliği de tarih sahnesinden sonsuzca silinmiş olacaktı.
Ama tahminen bir hafta sonra gazetelerde birdenbire sert tartışmalar başladı, bu eleştirel seslerin giderek artması o kadar eşzamanlı gerçekleşti ki, asla bir rastlantı olamazdı. Sırp hükümeti olayı onaylamakla suçlanıyor, Avusturya'nın -sözde çok sevilen- veliaht prensinin öldürülmesinin cezasız kalmaması gerektiği yarım ağızla da olsa ima ediliyordu. Yayın yoluyla herhangi bir aksiyonda bulunulacağı izleniminden kimse kendini kurtaramıyordu ama hiç kimsenin savaşı düşündüğü de yoktu. Ne bankalar ne de iş yerleri ve özel kişiler, planlarında herhangi bir değişiklik yapıyordu. Sırbistan'la yapılan bu söz düellosundan bize neydi? Bunun nedeni, hepimizin bildiği gibi, Sırbistan'a yapılan domuz ihracatıyla ilgili birkaç ticaret anlaşmasından ileri gelmiyor muydu?
Ama kötü haberler peş peşe geliyor ve bizleri gittikçe daha fazla korkutmaya başlıyordu. Önce Avusturya'nın Sırbistan'a verdiği ültimatom, Sırbistan'ın buna verdiği kaçamak yanıt, imparatorlar arasında çekilen karşılıklı telgraflar ve en sonunda da artık daha fazla gizlenemeyen seferberlik.
Her saat başı birbiriyle çelişen yeni haberler geliyordu: İmparator Wilhelm'in Rus Çarına çektiği telgraf, Avusturya'nın Sırbistan'a savaş ilanı, 31 Temmuz'da Fransız sosyalist siyasetçi Jean Jaures'nin öldürülmesi..
Benim de o sırada bulunduğum Belçika'dan bindiğim Ostende Ekspresi, Belçika'dan Almanya'ya giden son trendi. Tren yavaş yavaş sınıra yaklaştı, Belçika sınır istasyonu Verviers'i geçiyorduk. Alman kondüktörler bindi trene. On dakika sonra Alman topraklarına girmiş olacaktık. İlk Alman tren istasyonu Herbesthal'e varmamıza yarı yol mesafe kalmıştı ki, tren tarlaların arasında aniden duruverdi. Koridorlarda itişip kakışarak pencerelere koştuk. Ne olmuştu acaba? Bir yük treninin karanlıkta arkamızdan bize doğru geldiğini gördüm. Açık vagonların üstü tahtalarla kapatılmıştı. Tahtaların arasından o korkunç topları görür gibi olmuştum. Kalbim duracak gibi oldu. Alman ordularının ilerleyişi başlamış olmalıydı.
Herbesthal istasyonuna vardığımızda öğrendik ki, bu korkunç olay yani Almanların Belçika'ya saldırısı (EKTE), uluslararası hukukun bütün kurallarına aykırı olarak artık başlamıştı. Ürpererek tekrar trene bindim ve Avusturya'ya dönmek üzere yolculuğuma devam ettim. Artık hiçbir kuşkum kalmamıştı. Savaşın içine doğru gidiyordum.
(STEFAN ZWEIG, "Dünün Dünyası", CAN Yayınları, YKY 2019)


