Kerbela, Alevilik ve Tarihsel Hafızanın Sorgulanması. Aşk ile..

Bu gün, 00:08           
Kerbela, Alevilik ve Tarihsel Hafızanın Sorgulanması. Aşk ile..
Alevi toplumunda Kerbela olayı yüzyıllardır büyük bir acı, yas ve sembolik anlam taşıyan tarihsel bir olgu olarak kabul edilmektedir.
Ancak Kerbela’nın Alevilik içerisindeki yeri ve bu olayın zamanla nasıl yorumlandığı üzerine eleştirel bir değerlendirme yapmak da meşru ve gerekli bir düşünsel faaliyettir.
Tarihsel gerçeklik açısından bakıldığında Kerbela: Hz. Hüseyin ile Emevi Halifesi Yezid arasındaki siyasi iktidar mücadelesinin sonucunda ortaya çıkan bir katliamdır.
Elbette olayın dini, ahlaki ve vicdani boyutları bulunmaktadır.
Zulme karşı direniş, mazlumun yanında durma ve haksızlığa karşı çıkma gibi değerler yalnızca Alevilerin değil bütün insanlığın ortak vicdani değerleri arasındadır.
Ancak burada sorulması gereken önemli bir soru vardır:
Kerbela’yı lanetlemek başka şeydir, Kerbela’yı Alevi inancının merkezine yerleştirmek başka şeydir.
Bir katliama karşı çıkmak, onu insanlık vicdanında mahkûm etmek son derece doğal ve ahlakidir ancak Alevi öğretisinin özünü oluşturan hakikat arayışı, insan-ı kâmil anlayışı, rızalık, ikrar, musahiplik, eşitlik, paylaşım ve insan merkezli inanç felsefesi yerine, siyasi bir iktidar çatışmasının sonucu olan tarihsel bir olayın inancın merkezine yerleştirilmesi sorgulanmaya açıktır.
Burada ikinci bir soru da ortaya çıkmaktadır:
Bir inancın merkezinde tarihsel bir trajedi mi bulunmalıdır, yoksa o inancın ürettiği ahlaki ve felsefi değerler mi?
Eğer bir inancın özü insanı olgunlaştırmak, adaleti ve hakikati aramak ise, tarihsel acılar bu yolculuğun önemli bir parçası olabilir fakat bütün anlam dünyasını belirleyen tek unsur haline geldiğinde, inancın diğer boyutları gölgede kalabilir.
Özellikle Aleviliğin Mezopotamya ve Anadolu’daki tarihsel gelişimine bakıldığında, Kerbela’dan çok daha yakın ve doğrudan Alevi topluluklarını hedef alan sayısız katliam, sürgün ve asimilasyon politikası yaşandığı görülmektedir.
Osmanlı döneminde çıkarılan fetvalar, Kızılbaş kıyımları, sürgünler ve zorunlu iskân politikaları bunun en açık örnekleridir.
Cumhuriyet döneminde de benzer acılar yaşanmıştır.
Koçgiri, Zilan ve Dersim’de yaşanan kitlesel ölümler, daha sonraki yıllarda Maraş, Çorum ve Sivas gibi olaylar, doğrudan Alevi topluluklarının hafızasında derin izler bırakmıştır.
Bu olaylar yalnızca tarihsel vakalar değil, bugün hâlâ ailelerin ve toplulukların belleğinde yaşayan travmalardır.
Burada dikkat çekici olan nokta şudur:
Eğer mesele mazlumun acısını sahiplenmek ise, neden Alevilere yönelik gerçekleşmiş sayısız tarihsel katliam Kerbela kadar merkezi bir yere sahip değildir?
Neden Kerbela için matem tutulurken, Anadolu ve Mezopotamya’da doğrudan Alevi topluluklarına uygulanmış katliamlar aynı ölçüde ritüelleştirilmemiştir?
Neden bin üç yüz yıl önce yaşanan bir acı, yüz yıl önce yaşanmış ve doğrudan Alevi topluluklarını hedef almış acılardan daha görünür hale gelmiştir?
Bu soru, Kerbela’nın tarihsel önemini küçümsemek için değil, Alevi kolektif hafızasının nasıl şekillendirildiğini anlamak için sorulmalıdır.
Çünkü kolektif hafıza doğal olarak oluşan bir süreç değildir.
Her toplum hangi olayları hatırlayacağını, hangilerini öne çıkaracağını ve hangilerini geri planda bırakacağını tarihsel koşullar içerisinde belirler.
Bu nedenle hafıza, aynı zamanda bir seçme ve önceliklendirme sürecidir.
1. yüzyıldan itibaren Safevi - Osmanlı çatışmaları, Şii etkisi, siyasi baskılar, asimilasyon süreçleri ve takiyye zorunluluğu Alevi inancının birçok unsurunu dönüştürmüştür.
Bu süreçte Kerbela anlatısının giderek daha merkezi hale gelmesi, yalnızca inançsal değil aynı zamanda siyasal ve tarihsel koşulların da sonucu olarak değerlendirilebilir.
Bir başka açıdan bakıldığında şu soru da önemlidir:
Kerbela’nın sürekli hatırlanması, zulme karşı bilinç üretirken aynı zamanda mağduriyet kimliğini sürekli yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşmüş olabilir mi?
Toplumların hafızasında acıların bulunması doğaldır ancak bir toplum kendisini yalnızca geçmişteki mağduriyetler üzerinden tanımlamaya başladığında, yaratıcı ve kurucu değerlerini geri plana itme riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Bu noktada Aleviliğin özüne ilişkin başka bir tartışma da ortaya çıkmaktadır:
Alevilik esas olarak bir yas kültürü müdür, yoksa bir yaşam felsefesi midir?
Eğer Alevilik yalnızca Kerbela merkezli bir matem geleneği olarak algılanırsa, hakikat arayışı, insan sevgisi, rızalık, paylaşım, emek, eşitlik ve insan-ı kâmil anlayışı ikinci plana düşebilir.
Oysa Aleviliği yüzyıllar boyunca yaşatan şey yalnızca geçmişteki acılar değil, aynı zamanda ürettiği etik ve toplumsal değerlerdir.
Bu nedenle bugün yapılması gereken şey: Kerbela’yı reddetmek değil, Kerbela’nın Alevilik içerisindeki yerini yeniden düşünmektir.
Alevilik yalnızca Kerbela üzerinden tanımlanabilecek bir inanç ve yaşam öğretisi değildir.
Aleviliğin köklerinde Anadolu ve Mezopotamya’nın kadim kültürleri, insan merkezli ahlak anlayışı, paylaşımcı toplumsallık, kadın-erkek eşitliğine dayanan yaklaşım ve hakikat merkezli düşünce bulunmaktadır.
Belki de asıl soru şudur:
Kerbela Aleviliğin kaynağı mıdır, yoksa Aleviliğin tarih boyunca anlam yüklediği önemli sembollerden yalnızca biri midir?
Eğer ikinci seçenek doğruysa, o halde Kerbela’yı merkeze alan hafıza kadar; Dersim’i, Koçgiri’yi, Zilan’ı, Maraş’ı, Çorum’u, Sivas’ı ve tarih boyunca yaşanmış diğer bütün acıları da aynı bilinçle hatırlamak gerekir.
Bir toplum kendi tarihini yalnızca tek bir mağduriyet anlatısı üzerine kurarsa, zamanla kendi özgün değerlerini ikinci plana itebilir.
Oysa Alevi toplumunun asıl ihtiyacı, Kerbela’nın acısını inkâr etmek değil, kendi tarihini, kendi direnişlerini, kendi acılarını ve kendi değerlerini de aynı ölçüde görünür kılmaktır.
Gerçek bir yüzleşme, yalnızca Yezid’i lanetlemekle değil, tarih boyunca Alevilere yönelmiş bütün zulümleri aynı bilinçle hatırlamakla mümkündür.
Bugün Alevi toplumunun önünde duran temel soru şudur:
Alevilik, özünü Kerbela’da mı arayacaktır yoksa Kerbela’yı da kapsayan fakat onunla sınırlı olmayan kendi özgün inanç, kültür ve felsefi mirasında mı?
Bu soru yasaklanmaması, bastırılmaması ve duygusal reflekslerle geçiştirilmemesi gereken bir sorudur.
Çünkü hiçbir inanç ve hiçbir toplumsal gelenek, kendi tarihsel anlatılarını eleştirel biçimde sorgulamaktan zarar görmez.
Tam tersine, hakikate yaklaşmanın yolu tam da bu sorgulamadan geçer.
Öz ile, söz ile, aşk ile.
Bi xwe, bi peyve, bi evine.
Jean KUTLU












Teref.az © 2015
TEREF - XOCANIN BLOQU günün siyasi və sosial hadisələrinə münasibət bildirən bir şəxsi BLOQDUR. Heç bir MEDİA statusuna və jurnalist hüquqlarına iddialı olmayan ictimai fəal olaraq hadisələrə şəxsi münasibətimizi bildirərərkən, sosial media məlumatlarındanda istifadə edirik! Nurəddin Xoca
Məlumat internet səhifələrində istifadə edildikdə müvafiq keçidin qoyulması mütləqdir.
E-mail: n_alp@mail.ru