KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN ve AYNI ANDA PATLAYAN 300 TOP. BELGRAD VE BUDİN’İN FETHİ

12-02-2026, 10:04           
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN ve  AYNI ANDA  PATLAYAN 300 TOP. BELGRAD VE BUDİN’İN FETHİ
1526 baharında, İstanbul üzerinde hâlâ soğuk rüzgârlar eserken, otuz yaşındaki genç sultan Süleyman, atalarının tahtına büyük bir ihtirasla oturdu. “Kanuni” diye anılıyordu; fakat o an, saltanatının ilk büyük savaşına hazırlanıyordu.
Karşı cephede, Budin’de, yirmili yaşlarındaki Macar Kralı II. Layoş, sarsıntılı bir tahtın üzerinde oturuyordu. Hazinesi neredeyse boştu, ordusu küçüktü, müttefikleri ise kararsızdı. Buna rağmen meydan okumayı seçti: Yıllardır ödenen vergiyi kesti, ardından padişahın elçisini öldürtüp başını bir torba içinde İstanbul’a gönderdi.
Torba Topkapı Sarayı’nda açıldığında, Süleyman bağırmadı, öfkeye kapılmadı. Derin bir sessizliğe büründü, sonra ölümcül bir sükûnetle ayağa kalktı ve kırmızı sancakların kaldırılmasını emretti: Bu, acımasız bir savaş ilanıydı.
23 Nisan’da Osmanlı ordusu sel gibi yürüyüşe geçti: Altmış ila yüz bin arasında eğitimli asker, üç yüz ağır top ve Tuna boyunca ilerleyen bir nehir filosu… Aylar süren zorlu seferin ardından Belgrad düştü, ardından kaleler birer birer teslim oldu, korku Macar topraklarına yayıldı.
Kral Layoş herkese çağrı yaptı: Polonya’nın kanatlı süvarileri, Alman paralı askerler, Hırvatlar, Bohemyalılar… Haç sancağı altında yirmi beş ila otuz bin asker toplandı — dönemin en büyük Haçlı ittifakıydı, fakat göründüğünden çok daha zayıftı.
29 Ağustos’ta iki ordu, güney Macaristan’daki geniş Mohaç ovasında karşılaştı. Günlerdir süren yağmur toprağı balçığa çevirmişti; atlar dizlerine kadar batıyor, ağır zırhlar bedenlere demir bir tabut gibi yapışıyordu.
Şafaktan önce Süleyman, sade siyah bir zırh içinde askerlerinin karşısına çıktı. Ne süs vardı ne ihtişam. Sakin bakışlarla onları süzdü, sonra en arka saflara kadar ulaşan net sesiyle konuştu:
“Bugün… Peygamber Muhammed ﷺ’in ruhu başlarınızın üzerinde dolaşmaktadır.”
Yeniçerilerin tek bir ağızdan yükselen haykırışıyla yer sarsıldı — iman ve sebat çığlığıydı bu.
Osmanlılar ilk saldırıyı yapmadı. Macarların ilerlemesini beklediler.
Zırhlı Macar süvarileri şiddetli bir hücumla öne atıldı; atları çamura saplanıyor, parlak zırhları hareketlerini kısıtlıyordu. Yaklaştılar… daha da yaklaştılar… Osmanlı saflarının geri çekildiğini sandılar. Oysa bu, Süleyman’ın kurduğu kusursuz tuzaktı.
Bir anda işaret verildi.
Üç yüz top aynı anda gürledi. Demir ve ateş yağmuru Macar saflarını biçti. Atlar devrildi, zırhlar savruldu, süvariler silahlarının ağırlığıyla bataklıkta boğuldu. Hafif Osmanlı süvarileri iki yandan kurtlar gibi sardı ve kuşatmayı tamamladı.
İki saatten kısa sürede — belki sadece doksan dakikada — her şey sona ermişti.
Kral Layoş beyaz atıyla kaçmaya çalıştı. Ancak atı bir çukura takıldı ve düştü. Ağır altın zırhı onu sığ bir su yatağına sürükledi; genç kral yüzü çamura gömülü halde boğularak can verdi.
Osmanlılar az kayıp verirken, Macar ordusu ve müttefikleri neredeyse tamamen yok edildi. Binlerce kişi öldürüldü, diğerleri esir alındı; bir kısmı iki gün sonra idam edildi.
Sadece on bir gün sonra Süleyman Budapeşte’ye girdi. Şehir sessizdi; kapılar açıktı, sokaklar boştu. Kurban Bayramı günü, sultan sarayın balkonuna çıktı, artık imparatorluğunun bir parçası olan şehre baktı. Hem bayram tebriklerini… hem de zafer kutlamalarını kabul etti.
O günden sonra “Mohaç” adı Macarca’da silinmeyen felaketin, unutulmaz yıkımın simgesi hâline geldi.
Arapçadan tercüme:
Abdülhamid Doğan
TEREF












Teref.az © 2015
TEREF - XOCANIN BLOQU günün siyasi və sosial hadisələrinə münasibət bildirən bir şəxsi BLOQDUR. Heç bir MEDİA statusuna və jurnalist hüquqlarına iddialı olmayan ictimai fəal olaraq hadisələrə şəxsi münasibətimizi bildirərərkən, sosial media məlumatlarındanda istifadə edirik! Nurəddin Xoca
Məlumat internet səhifələrində istifadə edildikdə müvafiq keçidin qoyulması mütləqdir.
E-mail: n_alp@mail.ru